İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yazıların kategorisi: “Öykü”

Kalbin Ölmez Otu – M. Fatih Kutlubay

Yağmur bütün öfkesini kustu gövdeme. Tepeden tırnağa göğün suyuyla doldum. Eve girer girmez üzerimde ne var ne yok attım. Çoraplarıma varana kadar ıslak. Bota dolan suyu girişin yanındaki saksıya döktüm. Doğruca banyoya attım kendimi. Yağmur yiye yiye buza kesten vücudum yumuşamaya başladı. O his… O rahatlık… Bıraksalar saatlerce dururdum. Bekledim. Isındım. Sıcağa doyunca banyodan çıktım. Kurulandım. Giyindim. Kahve suyu koydum. Ev pek sıcak sayılmazdı. Kombinin derecesine baktım. Az geldi. Yükselttim. Ev ısındı. Ben ısındım. Su ısındı. Kahve çözüldü. Kahveyi sehpaya koyarken fark ettim Nevin’in intihar mektubunu. Az evvel elimde duran fincan yerdeydi. Halı sıcak kahveyi emerken üzerinde bir buhar bulutu. Kahvenin birazının da ayağıma döküldüğünü fark edemedim bile. Elimde mektupla kalakaldım. Nevin, ellerimde boşluk. Nevin kalbimin ölmez otu. Nevin sen niye ölesin? Mektubu okurken; daha doğrusu kelimelerini kafamda anlamlandırmaya çalışırken yazılar silindi. Anlam dağıldı. Bir süre sonra toplandı. Sona doğru bir adres olduğunu fark ettim. Yarın, sabah ezanı vakti yazıyordu. Köprü altında bir ceset olacak. Mektup isimsizdi. Bilgisayarda yazılmıştı. İmza da el yazısı da yoktu. Ama banaydı. Besbelli. Nevin’dendi. Sitemleri benlikti. Yüzüne bakmadığımdan, muhabbetimizin bittiğinden. Öfkesi her şeydendi. Baştan ayağa benden. Telefon çaldı. Nevin! Nevin arıyordu. Açtım. “Sevgilim. Sakın… Sakın ama sakın böyle bir şey yapma.” diye yalvardım. “N’olur, bırakma beni! Hem seni… Seni hâlâ çok seviyorum.” dedim. Nevin önce ses vermedi sonra anlattıklarımda mana bulmaya çalışan bir tonda kekeleyerek “Ne?” dedi. “Suat ne diyorsun? Ne bırakması? Kim bırakıyor? Ben vardım otele, onu haber vermek için aradım. Neden bahsediyorsun?” Nevin’in sesinde mektuptaki öfkenin, bıkmışlığın zerre eseri yoktu. Vaz mı geçti acaba diye düşündüm. Vazgeçti de bozuntuya mı vermiyor. “Ama.” dedim “Mektup. Bu mektup?!” Nevin yol yorgunluğunun üzerine bir de böyle gizemlerle uğraşmak istemiyordu anlaşılan. Çevirdim. Boğazımı temizledim. “Hayatım evden çıkarken bana not falan bırakmış mıydın?” Nevin “Ne notu Allah aşkına Suat? Telefon denen bir şey var. Bir şey diyecek olsam mesaj atarım. Şimdi kapatmam gerekiyor ararım yine. Görüşürüz.”

Nevin şirket toplantısı için bir haftalığına şehir dışına gitmişti. Ben gelmeden onun çoktan çıkmış olacağını bildiğim için de geç gelmiştim. Dışarıda bir şeyler atıştırdım. Galip’le buluştuğum kafeye girdiğimde başlayan yağmur, üç saatlik muhabbete rağmen dur durak bilmemişti. Galip anlatıyordu. Evlenmemişti hiç. Evlenip ne yapacakmış. Hayatını yaşıyormuş. Nişanı attıktan sonra gözü açılmış. Ömrü billâh evlenmeyecekmiş. Galip buralardan gideli çok olmuştu. Arada dönerdi. Geldiğini haber verdiğinde ben de Nevin’in olmamasını fırsat bilip kabul ettim. Nevin, evliliğimizi bir satranç gibi görüyordu. Her hamlemin, kendisi için bir hamle şansı doğurduğuna inanmıştı. Bir piyon sürsem bir piyon sürüyordu. Sürekli şah çekilecek bir savaş vadisiydi evlilik. Galip’le buluşmam demek onun da bir akşam arkadaşlarıyla dışarı çıkması demekti. Bu hamlelerin sonu yoktu. Galip’le vedalaşıp çıktım. Yine haber edecekti geldiğinde. Artık ne zaman olursa. Kışın bu vakti şemsiyesiz çıkmanın bedelini ödedim. Eve girene kadar bir ton suyu çektim üzerime. Yıkandım giyindim oturdum. Karımın ağzından yazılan intihar mektubuna bakakaldım. Kahvenin yaktığı ayağımın acısını tekrar hatırladım. Kafamı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Nevin’in mektuptan haberi yoktu besbelli. Ama mektubu buraya kim bırakmıştı. Geldiğimde kapı kilitliydi. Kalkıp kontrol ettim. Açık pencere de yoktu. Olsa ne yazar? Sekizinci kim kata gökten inecekti? Anahtarın kimlerde olduğunu hatırlamaya çalıştım. Annem ve kayınvalidem. Annemi aradım. Annem kızdı. Nevin yokken aç, biilaç evde niye duruyormuşum. Gelip hiç değilse yemeği yeyip gitmeliymişim. Evet anne, haklısın anne, doğru annelerle sakinleştirdim onu. “Anne.”dedim. “Bu çiçekleri ne zaman sulayayım?” Sen yakında suladın mı bunları?” Vereceği cevabı bile bile sormuştum. “Geçmiş olsun anacığım haklısın.” Deyip kapattım. Kadın romatizma derdine evden çıkamıyordu. Bu havalarda da iyice tıkılıp kalıyordu eve. Kayınvalide desen memlekete gitmişti.

Telefonun hatırlatıcısı ötünce kalktım, kalakaldığım yerden. İlaçları tek tek kutusundan çıkardım. Sabah evden çıkarken almayı unuttuklarımı not aldım bir kenara. Diğerlerini içtim bir bardak su ile. Yağmur dinmişti. Gökyüzü arada homurdanıyordu o kadar. Yeni bir kahve yaptım. Boğazımdan aşağı alev ateş geçti. Sıcak sıcak içmeyi severim ben çayı, kahveyi. Boğazımı haşlayarak. Nevin söylenir hep. Kanser olacaksın der. O, bir bardak çayı bitirene kadar ben bir buçuk bardağı bitirmiş olurum çoktan. Nevin’le üniversitede tanıştık. Kütüphanenin, gri denize bakan sıralarında. Şehir de deniz de Nevin’in gözleri de griydi. Kedi gibisin derdim gülerdi. Gülünce griler yeşile dönerdi. Sonbahar çekilirdi dallardan. Ha deyince bahar gelecekti sanki. Hava soğuduğunda elini mantomun cebine koyardı Nevin. Bir de gökten o beyaz gül yaprakları düşünce değmeyin keyfine. Bak derdim Allah bize jest yapıyor. Sürü sürü kargalar geçerdi o zaman yağan karın içinden. Şehrin ışıklarının dengelerini bozduğu kargalar. Gece gündüz bilemeyen kargalar. Nevin kargalardan korkardı. Bana sarılırdı. Kar şiddetlenirdi. Başımızı bir pastaneye sokardık. Denize inen yokuşun solunda. Dededen toruna yüz yıllık gelenek. Fındıklı baklava. Limonlu çay. Ben Nevin’e hikâyeler okurdum. Nevin o zamanlar dinlemeyi çok severdi. Değirmen’deki Atmaca’ya üzülürdü üzülen bütün yerleriyle. Eskici’dekiyetim çocuğa kalbi titrerdi. Hikâyeler dokunurdu o zamanlar Nevin’e. Evlendikten sonra da ona hikâyeler okumaya devam ettim. Okudum, konuştum. Anlattım. Artık kendi hikâyelerim de vardı üstelik. Önce dinledi hepsini. Yorum yaptı. Sonra sıkıldığını belli etmemeye çalıştı. Sonra büsbütün bıraktı dinlemeyi. İşe başladıktan sonra da tamamen unuttu benim hikâyelerimi. Beni belki de. Hikâyeler yazdığımı bile unuttu. Şirkete zor bela girmişti. Bu işi kaybedemezdi. Zamanı verimli kullanmalıydı. Yükselmesi gerekti. Çocuk da yapamazdı. Çocuk yapması kariyerinden en az iki yıl geriye düşmesi demekti. Kariyerden önemli az şey vardı. Ben hikâyelerimi yazmaya devam ettim. Nevin dışında herkes okuyordu onları. Mesaj atıyorlardı. Mailler, yazışmalar. Ödüller. Bir dergiye editör oldum sonra. Hikâye editörü. Her ay onlarca hikâye okuyordum. İşten kalan bütün vaktim böyle geçiyordu. Nevin’le yalnız yemekte biraz konuşuyorduk. Sonrasında ben ya bir kitaba dalıyordum ya bir hikâyenin düzenlemesine. Nevin işten getirdiği dosyalara… Diye diye aynı dağın iki ayrı başı olup bugüne kadar geldik. Nevin şehir dışına toplantıya gideceğim dediğinde kalbimde bir gram oynama olmadı. Kıskançlık, özlem endişesi, öfke… Hiçbir şey. Nevin Gitti.

Uyandığımda sabah ezanının okunmasına bir saatten az vardı. Yarım saat sonra vakit girecek, ondan biraz sonra da ezan okunacaktı. Giyindim. Montumun boğazına kaşkolü sardım. Adreste intihar mahalline “Köprünün Altı” yazıyordu. Burada köprü denince akla gelen tek yer vardı. Nehrin üzerindeki taş köprü. Bin yıllık ev sahibi şehrin. Köprüye vardığımda büyük bir varilin içinde ateş yanıyordu. Uzaktan seçebiliyordum. Minareden hocanın tok sesi yayıldı. Allahu Ekber. Ateşin etrafındakilerin gözü üstümdeydi. “Selamün aleyküm” dedim. “Aleyküm selam”. “Burada, benim yaşlarımda bir kadın gördünüz mü? Uzun siyah saçlı, böyle beline kadar.” Ateşin etrafındakiler, gözlerini uykusuzluktan ve de tinerden açamadan, başlarını iki yana salladılar. Tiner kokusu genzimi yaktı. Ne yapıyorum ben diye kendi kendime sövdüm. Kadın toplantıya gitmişti işte. Bu saatte de muhtemelen mışıl mışıl uyuyordu. Sabahın şu saatinde yaptığım işe bak. Eve döndüm. Kendimi yatağa zor attım.

Telefonun çalması ile kalbim yerinden oynadı. Oldum olası ödüm patlardı sabah telefonlarından. “Hı” dedim. Alo demek bile aklıma gelmedi. Telefondaki ses, bir süre kendime gelmemi bekledi. “Suat Bey beni duyabiliyor musunuz?” “Evet” dedim. “Evet buyurun.”

Havalimanına doğru giderken dünden beri yaşadıklarımı tekrar edip durdum. Polise ne diyeceğimi düşündüm. Elimdeki mektuptan onlara bahsedip bahsetmemekte kararsızdım ama Nevin’in bulunması için belki de tek delil bu mektuptu. Polis belki buradan bir ipucu bulabilirdi. Nevin, sabah ezanla birlikte otelden ayrılmış ve öğlen olmasına rağmen de dönmemiş. Toplantıda sunum sırası kendisinde olduğu için de defalarca aramışlar ama ulaşamamışlar. İşin içine polis de girince şirket bana bilgi vermek zorunda kalmış. Kocasıymışım, bilmem gerekiyormuş. Evet, kocasıydım bilmem gerekiyordu. Ama bilmiyordum. Taksi havalimanına giriş kapısında geldiğinde telefonum gelen bir mail bildirimi ile öttü. Bir umut diyerek açtım. Belki dedim işe yarar bir şeydir. Dergi için hikâye yollayan bir yazardı. “Merhaba Suat Bey. Geçen ay dergiye bir öykü yollamıştım. İntihar mektubu şeklinde tasarlamıştım kurguyu. Hatırladınız mı? Geri dönüş alamayınca sormak istedim. Selamlar. Sevgiler.” Hikâyeyi hatırladım. Çıktısını alıp montun iç cebine atmıştım. Dün o montu Nevin’in kendi elbisesiyle birlikte kuru temizlemeciye götürdüğünü hatırladım. Kahvenin ayağımı yakan acısını yeniden duydum. Başka bir telaşla ceplerimi yokladım ilaçlar yine evde kalmıştı.

Otele vardığımda polisler beni bekliyordu. Nevin çıkarken resepsiyoniste bir not bırakmış. “Bugün eşim buraya gelecek beni sorarsa bu notu kendisine verin.” demiş. Polis memuru kâğıdı bana uzattı. Dörde katlanmış kâğıdı açtım. Büyük harflerle ŞAH MAT yazıyordu.