İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cansuyuna Pranga – Muhammet Erdevir

I

Uzun bir aradan sonra çok bekleten o gemi demir alır. Halatlar ve yangınların şiiridir yola koyulan beyaz gölge. Tutuşmuş gider kendi kuytusuna depremlerden geçerek beraber. Koyaklarda şarkıları susturur yola çıkmanın hazzı. Bir süre sonra yeniden başlar ahlar ve ağıt. Çıldırtıcı bir sessizliğe karşı çıldırmanın karmaşası. Sığınmasak da olur o çınarın altındaki serinliğe. Terimiz soğumasa ne çıkar? Bahçeye ses, gölgeye nefes, bana yön olsun attığım adım. İstikamet kayboluşum. Gölgeler anlamsız, sessizlik koskocaman bir uğultu.

Etim kanıyor tırnaklarımı duvara geçirdiğim sabahlarda. Acıdan doğan ben, ben’in doğurduğu acı. Yükselen güneşe anlatacak birkaç güzel hikâyem var eğer dinlerse. Eğer/-se. Koşulları kendi dokuyan bir varoluş tezgâhı. Oyuna gelmiş, tuzağa düşmüş bir ben ötesi. Birbirimize oyunlar oynarken, yaklaşırken ve kaçarken, sonra kavuşup aynı kadehte erirken farkındayız. Farklılık ve farkındalık sağanağı ne de kolay çözüyor bulmacayı meğer. Bağcıkları çözmeli, bulmacalar önemsiz. Koşullar daha büyük sorunlar ve kavuşmalar var etmeye meyilli. Zorluğu ve yangını sevmek: türkü diye ıslıkla çaldığın bu.

II

Hep portakal çiçeği diyorum, inat ediyorum hiç huyum olmadığı halde. İnat ve ısrar, imgeye dönüşmeyecek en sevdiklerim. Çok sevdiklerim ise bu daldan ve budalalıklarımdan ayrı. Hep aynı yenilgiyi dönüp dolaşıyorum. Başa döndüğüm yerde kırıyorum direncimin bileklerini. Umudum tükendikçe içten gelen bir çağrıyla yeniden başlıyorum. İki uzun, üç kısa notaya vuruyor çağrı. Ateşin etrafında dolaşmak bu, yalımı yanaklarında hissetmek. Üstünde yürüdüğün sınayıcı kılıcın ayaklarını kesmesi, tuzlu suda soğutmak parçalanmış nasırları. Hepsi portakal çiçekleri yüzünden oldu, hepsi.

Tokmağını öpeceğim bir kapı arıyorum, tozunu ciğerlerime çekeceğim bir yol. Teslimiyet böyle bir şey biraz acı, biraz gözyaşı. Kimseyi inandırma derdim yok, ben kimse değilim. Derdim boyumdan kısa, boyum boynumdan. Kokulu mumlara güvenmiyorum, deri değiştiren bir yılana benziyor benzi mum ışığında insanların. Tedirginliğim kendimden menkul ama Tanrı’m evet, ne çok kelime biliyorum kendime doğru saklanırken.

III

Açıktan bir kavga, gizliden bir kayıp ve geceleri kara bir trene çeviren sonsuz döngü. Yanmak için yenilenen bir çıra kokladığım hava.  Işıklar arasından yüzünü uzatacak gibisin, uzatacak olduğun her an biraz daha geri çekiliyorsun. Kaçış istikametine çıkıyor tüm rampalar, gölgeli yol uzaklara doğru uzuyor. Ben ışık istiyorum, sen ışıktan utanıyorsun. Vicdan azabı diye yutmamı istediğin şey vicdan azabı değil, tereddütten örülmüş ve yıkılmak üzere olan bir duvar sadece. Yıkacağım ve tüm şüphelerin altında kalacak.

Adımlarını attığın yerlerden geçerken heyecanlanıyorum. Bir yürek kıpırtısı, güvercin değil belki ama kumru olabilir pekâlâ. Pişmanlık burada doğuyor, heyecan yüze yansımalı. Renkten renge girmeliyim ve heyecanlı bir yüze en çok yakışan renktir kırmızı. Apak koynunda kırağılara yer yok, kanlı dolunay damlıyor göğsünden ve çirkin şairlerin ruhlarından özür dilemeden uzaklaşıyoruz şiirden. Biliyorsun bu şiirsellik ölümcül, bu lirizm bele dolanan kol kadar sahici.

IV

Sarılma isteğinin sebebini düşündün mü hiç? Hani şu serin, kaygısız, konforlu sabahlara eşlik eden. Çınar tozu dolan bir genzin aniden hapşırması gibi aniden geliveren ve bir türlü gitmek bilmeyen. Ah, biliyorum; daha yaratıcı imgeler bulmalıyım. Mahlaslar güvenilmez, isimler tutunacak birer dal değil. Piyanoda eski şarkı. Schubert veya Listz, isimlerini bakmadan yazabilirim üstelik. Müziğin tınısına kendimi kaptırmam ilk öpücük kadar utanılası. Sonra yeniden hızla yazıya ve müziğe dönmem şaşılası.

İstedim mi iyi isterim, arzu dört yapraklı bir yonca değildir damarlarımda. İstemekten korkmayan yanım Romalı muzaffer bir general kadar mağrurdur insan içine çıkınca. Evin kapılarına kırk kilit takmak kimin fikriydi? Kafamdaki dağınıklık neye delalet? Damarlarım neden yanıyor böyle zamansız? Çiçeklerle göz göze geliyorum yorgun zamanlarımda, kokuları bedenimi tavaf ediyor. Güneş başıboş bir ayyaşa dönüyor ve öyle korkak ki cayır cayır kavururken bir anda üşütmeye başlıyor. Nasıl kararsız kalmış böyle göklere sultanlık etmekte! Güneşe bile kızamıyorum değil ki kendime. Sıralaması yanlış, önce kendime olmalıydı. Belki de güneşe.

V

Alfabenin harfleri ne kadar yetersiz. Yazı kendi gitmek istediği köşeye sürüklüyor beni. Ben kuyruğunda bir çaresiz pervane. Zincirin son halkasında kıvranıyorum. Dolunaylı bir gecede dudaklarımdan kan damlıyor. Bir ısırık, bir diş geçirme, kabustan önce son çıkış rüyanın güvenli iklimine. Yedi iklim peş peşe hem de. Çağırıcı ve doğurgan bir üslupla harfler akıyor gökten. Avuçlarımı açıp yakalamaya çalışıyorum. Ensendeki teri silen avuçlarımı. İşte böyle.

Beynimin kıvrımlarında piyano vuruşları dolaşıyor. Daktilo olmalıydı ama tuşları çok ağır ve üstelik bazı harfler basmıyor. Piyano kıvrak, ipek bir elbisenin içinde kıvrılan incecik bir bel gibi kıvrılıyor notalar arasındaki boşluk. Boşluktayım. Tutuğum. Tutkun, tutuklu, tutsak, tutulmuş, tutunmuş hallerdeyim. Hepsi ve hiçbiri. Kelimelerle oynarken aklımı kaybetmişsem suçlusu benim. Tam burada rüyaya geçmeli. Böylece sen de rüyalara gelirsin, mitos başlar orada.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir