İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İzzet Yasar İçin Bir Anma Yazısı – M. Fatih Kutlubay

İzzet Yasar. Şair, öykücü, mahallesiz bir muhalif. 2018’in Temmuz ayı içerisinde aramızdan ayrılan Yasar, geride bıraktığı şiir ve öyküleri ile 80 sonrası Türk Edebiyatında önemli bir yer edindi. Çağdaşı birçok edebiyatçı tarafından övgü ile anıldı. Buna karşılık fikri mücadelesinde ise daima her kesimden eleştirilerin hedefindeydi.

İzzet Yasar, 24 Mayıs 1951 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Lise eğitimini “Oradayken hepimiz solcuyduk.” dediği Galatasaray Lisesinde aldı, ardından İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi. Bir sürelik çevirmenlik deneyiminden sonra reklam şirketlerinde metin yazarlığı yaptı. O dönemlerde tüm sol grupların toplanma mekânı olan Sinematek’te Seçkin Hanım’la tanıştı ve bir süre sonra evlendiler. Seçkin Hanım, sinemacıydı. İzzet Yasar’ın sinemaya olan ilgisinin artmasını sağlayan evlilik sürecinde çift, birlikte bir de filme imza attı. Seçkin Yasar’ın senaryosunu yazıp yönettiği filmin diyaloglarında İzzet Yasar imzası vardı. Yasar, sonradan Sarı Tebessüm isimli bu film için “Aslında pek de benim tarzım olan bir film değil.” diyecekti. Yasar’ın sinemaya olan ilgisinde hiç şüphesiz, dostlarından Mustafa Irgat’ın da etkisi vardı. Yasar, Irgat sayesinde sinema çözümlemesi ile şiir çözümlemesi arasındaki bağı keşfetmişti. Sinemadaki planların arka arkaya sıralanışı ile şiirde bir imgenin diğerini takip etmesi arasındaki şaşırtıcı bağı keşfeden Yasar, bu olguyu hem şiir yazarken hem de sinema üzerine çalışırken kullandı. Sinema üzerine düşüncelerini dile getirdiği yazılarını da Balta/zar isimli kitapta topladı.

Ömrünün büyük kısmını sol düşüncenin hâkim olduğu ortamlarda geçiren ve yakın arkadaşları sol düşünceye mensup olan İzzet Yasar’ın sola dair tutumu ve görüşleri zamanla zedelendi. Hatta 80 sonrası dönemde kendisini sosyalist olarak dahi tanımlamayacaktı. Sol içerisindeki mikro muhalefeti sebebiyle birçok defa sosyal çevresinden baskı gördü Yasar. 12 Eylül sonrasında cunta yönetiminin uyguladığı umumi sansürün yanında, çalıştığı yayınevi de ona Ortodoks Sosyalizm eleştirisi ve Anti Stalinist tutumu sebebiyle sansür uygulamak istedi. Yasar, genel kanının aksine bu sansürlerin şiirlerini daha iyi bir değerlendirmeye tabi tutmasına sebep olduğunu savunacaktı.

İzzet Yasar’ın ömrünün son 5- 6 senesinde sol mahalle tarafından tamamen “aforoz edilmesine” giden süreç ise Gezi olayları ile başladı. Gezi olaylarının basit bir çevre eyleminden darbe girişimine evirildiğini ifade eden Yasar, “Oyuma sahip çıkmam gerektiği için yapabileceğim şeyi yaptım. Fikri bir mücadele için Twitter’ın başına geçtim. Fikirlerimi beyan ettim. Bu süreçten sonra da hain ilan edildim. Gezi benim bu anlamda kendim olmam adına ödediğim ilk bedeldi.” diyecekti. Böylece sol entelijansiya Yasar’ın ismini çizmişti. Birçok yayınevi kitaplarını basmadı, eserleri sol yayınlarda yer bulamadı. Tam anlamıyla solun kitlesel lincine maruz kalıyordu. Aynı linci 15 Temmuz sürecinde de yemeye devam etti. Gerek iktidar karşıtlığı gerekse başka hesaplarla 15 Temmuz darbe girişimine karşı, açıkça yüksek seslerin çıkmadığı sol kitlelere karşı durdu. 15 Temmuz’un daha önceki darbelere benzemediğini ve bu kalkışma ile ülkenin uluslar arası işgal sürecine götürülmeye çalışıldığını ifade etti. Yasar’ın fikir dünyasında ilk gençliğinden vefatına kadar olan süreç de böylece bambaşka bir seyir almış oldu.

Fikri dünyasından sanat anlayışına doğru bir geçiş yaparken Yasar’ın sanatın dünyayı değiştirecek güçte olmadığı savı ile başlamak gerek. İzzet Yasar, totaliter rejimlerin toplum mühendisliği projeleri dışında sanatın toplumsal dönüşümde bir etkisi olmadığına inanıyordu. Bu durum metinlerine de yansıdı. Bu sebeple İzzet Yasar’ın edebi eserlerinin genel hatlarını incelemeden önce bu bilginin akılda olması ve eserler değerlendirilirken bu minvalde ele alınması gerek.

İzzet Yasar, şüphesiz ki diğer türlerdeki eserleri bir yana edebiyat tarihinde asıl olarak şiirleri ile yer almayı başardı. Şiire olan merakı genç yaşta başlayan Yasar, şiiri her zaman bir edebi türden ziyade; her türlü sanat pratiğine tekabül eden bir form olarak gördü. Örnek olarak az evvel bahsettiğimiz üzere bir sinema filminde dahi planların sıralanması ile şiir metnindeki imgelerin geçişi arasında bir etkileşim olduğuna inandı. Onun şiiri ise açıkça yeni, ayrıksı ve başka denebilecek şekilde karşımıza çıkıyordu. Kapalı ve müphem bir havanın hakim olduğu şiirinde sezilen lanetli ve tekinsiz hava, açıkça Rimbaud, Lautréamont ve Ece Ayhan şiirlerindeki gibi kötülük havası ile birleşmişti. Murat Belge’nin, Yasar şiiri hakkında “Bizi kahreden şeyler besliyor Yasar’ın şiirini.” yorumuna Yasar’ın kendisi de katılacak ve “Evet. Aradığımız kelime kahır.” diyecekti. İzzet Yasar şiirinin, şairin sanatın toplumsal rolünü kabul etmemesinden kaynaklanan nedenler başta olmak üzere daha bireysel bir alanda oluştuğu söylenebilir. Bu durum Ali Özgür Özkarcı’nın “Cetvelle Çizilmiş Dağınıklık” adlı kitabındaki “Sürekli Reddetmenin Kırk Yıllık Öyküsü: İzzet Yasar” başlıklı incelemesinde de şu şekilde ifade edilmiştir: “Yasar şiiri açısından bir toplumsallaşma eğilimi yoktur. İki yönden Yasar şiiri hem kendi döneminin toplumsallaşma iddiasındaki şiire karşıdır hem de onun bakışı, ‘çoğalmaya’ dönük değildir. Bu nedenle Yasar şiiri bir mikro muhalefet veyahut kişisel öfkenin sınırları etrafında gelişir.” Yasar, yine aynı sebeplerle yani şiirle bireylere bir şey öğretilemediğini düşündüğü ve aynı zamanda şiire hakim olan dile savaş açtığı için dil oyunlarına yöneldi. Böylece şiir dilinde birçok kelimeyi dolaşıma soktu ve bunu da açıkça insanları rahatsız etmek için yaptığını söylüyordu. Yasar, eser verdiği bu türe “Kanama” (1974), “Yeni Kuş Bakışı” (1979), “Ölü Kitap” (1983), “Dil Oyunları” (2002), “Asla Yazamayacaksın O Şiiri” (2007) ve “Başka Akıl Peşinde” (2010) adıyla altı şiir kitabıyla katkı sağladı.

İzzet Yasar, şiirin yanında öyküyü de kendisini ifade edebileceği bir alan olarak gördü. Kurmacanın uzun türlerine karşı mesafesi olduğunu söyleyen Yasar, öyküye yöneldi ve yayınladığı ilk öykü kitabı olan Dönüşü Olmayan Hikayeler ile 1981 yılında Sabahattin Ali Öykü Ödülünü kazandı. Öykülerinde çocukluk dönemine hakim olan uzay-uzaylı imgesi etrafında bilim kurgu ögeleri ile fantastik ve büyülü gerçeklik unsurları sıkça gözlendi. Yasar, günlük bir durum ya da olayı ele aldığı öykülerinin içerisine aniden soktuğu bu ögeler sayesinde kendi çağdaşlarından ayrı bir yönteme başvurdu. Sıradan günlük meselelerin içerisine soktuğu ögeleri bir şekilde konuya yaymayı başardı. Öykülerinin çoğunda tarihi, bilimsel ve teknik konularda iyi bir araştırma dikkate çarpmaktaydı. Bu durum yazarın farklı alanlara karşı ilgisini de ortaya koyuyordu. Öykü karakterlerine gelince; karakterleri kısır bir toplumsal çevreden seçse de ele alınan bu karakterlere dair çizdiği tablo başarılıydı. Aydın ve entelektüel çevreyi anlattığı öykülerde içeriden karakterlere yöneltilen öz eleştirinin bir aydın eleştirisi olarak kabul edilebilecek kadar başarılı olduğu söylenebilirdi. Karakterlerin çoğunluğunu entelektüel bir çevreden seçen Yasar, kendi hayatından yola çıktığı bazı durumları da anı-hikaye şeklinde öykülerine aktardı. Bunu öykü tekniğine pek uymayan dipnot göndermeleriyle okura da hissettirerek verdi. Karakterlerini yakın çevresi dışından seçtiği öykülerde yaptığı gözlemler ise, Yasar’ın öngörülü bir edebiyatçı olduğunu gösteriyordu. Örneğin Özel Sektör İmamı kitabına adını veren öyküde çizilen modern-muhafazakâr tipolojisi, 2003 yılından önce yazılan bir öyküye göre başarılı bir öngörü metniydi. Bunun yanında günümüzde sıkça tartıştığımız pedofili yahut ensest olguları da Yasar’ın öykülerinde yer etti. Kurguda yoğunlukla güney sahilleri ve sakin pansiyonlar gibi mekanların tercih edilmesi ise Yasar’ın öykülerine bütünlük sağladı. Öykülerinde sinopsis, günlük ve tiyatro metinleri gibi türle yakınlığı olan şekilleri de deneyerek farklı bir form yakaladı. Ayrıca modern klasiklere hakim olan, okuru bir konuya hazırlama tekniğine de başvurdu. Bu durumda etkilendiği isimlerin de rolü vardı elbet.

Öykü dilini şiir diline göre olabildiğince sade kullandı. Sonuca odaklı, süs ve gösterişten uzak, yalnızca meram anlatmaya yönelik bir dil seçti Yasar. Aynı zamanda tıpkı şiirde yaptığı gibi öyküde de kullanımı yaygın olmayan kelimeleri dolaşıma soktu. Absürdizm ve ironiyi de yerine göre öyküsünü güçlendirmek için kullandı. Bu aynı zamanda bir samimiyeti de beraberinde getirdi. Böylece öyküsü okurda bir yer edindi. Yasar’ın şairliği yanında öykücü kimliğini de güçlendirdi. Demir Özlü onun öykücülüğü için “ İzzet Yasar, sadece Türkiye ölçüsünde değil dünya ölçüsünde birinci sınıf hikâyeler yazıyor.” diyecekti.

İzzet Yasar, burada bir özet halinde anlatmaya çalıştığımız üzere 1980 sonrası Türk Edebiyatında eser verdiği türlerde ele aldığı konular, konuları ele alış biçimi, dil işçiliği ve teknikleri ile Türk Edebiyat Tarihinde yerini aldı. Sinemaya olan ilgisinin derecesini yükseltip bu konu hakkında kalem oynatacak bir seviyede birikime sahip oldu. Böylece disiplinler arası bir organik bağı yakaladı. Bunların yanında tüm tepkilere rağmen, içinde yaşadığı camiaya karşı olma pahasına dahi bir fikrî mücadele yürüterek hayatını sürdürdü ve noktaladı.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir