İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Uçan Atlar, Kargalar – Hamza Eren Sarıçam

Tuzlu bir rüzgar genzimi yakıyor. Sanki sudan yeni çıkmıştım. Halbuki sudan yeni çıkan ben değildim. Hatta sudan çıkan da yok! Sadece, vapurla kıyıya yanaşan ben ve diğerleri var.

Adımımı iskeleye atıyorum. İlk inenlerdenim. Denizden kurtulmamla ciğer yakan korkunç tuz kasırgası da terk ediyor beni. İlk defa nefes alıyor gibiydim. Ürkek bir sevinç vardı içimde. Belki de vapurun sahte güveninden kurtulmanın verdiği bir histi bu.

Az veya çok. Herhangi bir miktarda rahatlama hissine ihtiyacım var. Aldığım nefesleri veremiyordum. Her biri boğazıma takılıp gırtlağımı sıkıyordu.

En ufak dert bile dertti. Herkesin derdi kendineydi. Her koyun kendi bacağından asılırdı. Bir koltukta iki karpuz taşınmazdı. Bütün bunlar kabak tadı vermişti.

Ne beni ne de yaşadıklarımdan sırtıma yüklenenleri anlatabilecek bir söz vardı atalarımız tarafından söylenmiş. Yorulmuştum ve yorulmak, sadece yorulmak kimseye yetmiyordu. Yani yorulmakla ikna edemiyordun kimseyi. Kendini bile ikna etmek için ufak bir neden arıyor, bulamıyor ve daha da yoruyordun kendini.

Görmezden gelmek, uzaklaşmak ve hatta koşarak kurtulmak mümkün değildi. Kuyruk gibi de değildi hiçbiri. Sadece anlamsız yüklerdi. İstisnasız her biri, evet her biri, sadece insanı dünyaya zincirleyen, yükselip uçmasını engelleyen şeylerdi.

Kafamda bütün bunlara yer ararken adımlarım beni olmam gereken yere getirmişti. İskeleden çok da uzakta değildi ancak bilinçli olarak gitmem günler alacak gibi gelen ormanın girişine gelmiştim. Zincirlerim hala ayak bileklerimdeydi. Gırtlağım ise bir nebze olsun alışmıştı hücum eden karşılıksız nefeslerime.

Ağaçlar bir nebze olsun beni izole eder ümidiyle kendimi buraya atmıştım. Atmıştım da ne oldu sanki. Her gelişimin dönüşünde sırtıma yüklenen bir kamburla daha karşılaşıyordum.

Kahverengi, sarı ve yeşil duvarlarımın çevrelediği kalemin tecridi bana yeter gibi gelirdi. Sanki buraya kavuşsam her şey yoluna girecekti. Her seferinde buna kanıyorum. Kendimi inandırıyorum. İşte! Bu da bir başka sorun. Zaten her şey sorunken orman bile beni kurtaramaz!

Girişte tek tük insan olsa da ilerledikçe, ormanımın sonuna kadar açtığı kucağına iyice sokuldukça esen rüzgar sıkıntı getirmek yerine sorunlarım için ufak birer fırtına kesilmiştiler. Biraz daha yürüsem baş başa kalacaktık onunla. O da beni bekliyor, biliyorum. İnsanlar zaten çoktan uzakta kalmıştı, hayvanlardan da kurtulup sadece ikimiz kalmalıydık.

Adımlarım görünmez merdivenlere denk geliyordu. Adım adım yaklaşıyordum bir nebzede olsa beni rahatlatacak kimseye. Bunu sırtımda hissedebiliyordum.

Sonunda gelmiştim! Önümdeki kayın ağacı işaret parmağıyla beni gösteriyor, yanı başına çağırıyordu. Gözlerimi kısıp bütün ağacı süzdüm. Yükselen adımlarımla dibine kadar gelip ağaca sırtımı yaslayarak kuruldum yeri tutan gövdesine.

İşte tam burası. Sırtımı verebileceğim bir taraf. Kulağıma gelen sesin adı, sessizlikti. Burun deliklerime olabilecek en saf koku, terli toprak kokusu geliyordu. Gözlerim istemsiz kapanmıştı. Omuzlarım ve boynumda hissettiğim sıcaklık ormanın bana lütfuydu.

Ancak çok sürmedi bütün bu dertsizlik halim. Peşimi bırakmayacaktı ne de olsa! Benle ormanın arasına giren sesi araştırmak için doğruldum. Sesi takip ederek bir ladin ağacının dibinde bir sincapla neredeyse onun boylarındaki perinin itişip kakışmasını yakaladım. Sincap korkunç dişleriyle periyi tehdit etse dahi peri kolay lokma değildi. Büyülü renklerdeki tozlarını etrafına serpiştirerek önlerindeki palamudu bir o bir diğeri çekiştiriyordu.

Daha fazla dayanamazdım orman ile kendime ayırdığım güne bu kadar müdahaleye. İyice dibine girdiğim ağacın altına eğilerek palamudu iki parmağım ile tutarak kaldırdım. Beni gören sincap can havliyle kendini arkadaki bir başka ağaca attı, peri kızı ise sımsıkı sarılmıştı meşe palamuduna. Yeşil, mor tozları bütün elimi kaplamıştı bile.

İki kez sallamıştım ama hala orada, minicik elleriyle sıkı sıkıya tutunmuştu. Yavaşça yere bıraktım. Ellerimi çekmem ile perinin ortadan kaybolması bir oldu. Ellerime bulaşan peri tozlarını da pantolonuma silerek kalktığım yere tekrar oturdum.

Ancak bu sefer olmamıştı sanki. Şimdi istediğim gibi değildi orman. Derin bir nefes almıştım ama yine teklemeye başlamıştım. Olmuyordu. Kendimi ormanın büyüsüne tekrar kaptıramadığım gibi sırtımdaki yükü kürek kemiklerime tekrar batarken hissettim. Daha ağır, daha keskindi.

Gözlerimi sımsıkı yummuş ormanın bana lütfetmesini beklerken kulaklarıma kadife bir ses çalındı,

“Şimdi sıra bende yabancı!” hiç bilmediğim fakat tanıdık bir güven veren sesi kaybetme korkusuyla gözlerimi açamıyordum. “senin bana yardım etmenin nedenini meçhul lakin benim sana yardımım yaptığının karşılığı olacak! Kaldı ki yaptığın karşısında da elim kolum bağlı kalamam. Bizim talimimiz bunun üzerinedir.”

Gözlerimi ne kadar açmak istesem de cesaret edemiyordum. Bir kez daha dibime gelen şansı tepemezdim,

“Korkma insan!” şimdide sıcak ve tatlı bir koku burun deliklerimde gezinmeye başlamıştı. “Gözlerini aç ki yardımım dokunsun sana!”

Bütün cesaretimi toplayarak sımsıkı kapattığım gözlerimi ürkek anlara sığdıracak şekilde araladım. Tam kaşımda, burnumun hemen önünde az önce sincaptan kurtardığım peri kızı duruyordu. Yerimden hiç hareket etmeden ve hatta nefes dahi almadan söyleyeceklerini dinlemeliydim,

“Söyle bana beşer! Ne istersin bu iyiliğin karşılığında? Unutma ki ben senin olmaz bildiğini de oldururum. Lakin hakkını dikkatli kullan! Dikkatli ol ki pişman olma tek hakkını heba ettim diye…”

Sırtıma yüklenmiş onca dert yetmediği gibi şimdi de rahatlamak için geldiğim ormanda bir perinin yüklediği sorumlulukla baş başa kalmıştım. Sanırım sorun bendeydi. Evet, bütün dertleri sırtımda eşek gibi taşımaya gelmişim ben bu hayata. Şimdi ne desem işime yarardı ki?

“Benim bir derdim yok ki tek dilek hakkı yetsin bana peri kızı!” konuşurken ağzımı dahi oynatmamaya çalışıyordum. “Hepsini teke indirebilir misin mesela?”

“Unutma dedim sana ademoğlu! Ben senin olmaz dediklerini oldururum rahatlıkla ki bunda hiçbir beis de yoktur!” olduğu yerde kanatlarını hızlıca çırparak biraz yükseldi. Onun havaya kalkmasıyla önce ciğerlerimde bir hafiflik hissettim. Daha sonra yüreğime tatlı bir rüzgar çarptı. En sonunda ense kökümde parıldayan bir serinlik beni ayağa kaldırdı. Bütün bunlar olurken peri biraz uzaklaşmış bir açıklıkta daireler çiziyordu.

Hiç yorulmayacakmış gibi attığım adımlarla perinin dairlerine doğru yönelmiştim ki boyumu aşan bir yüksekliğe çıkmıştı. Bulunduğu yerden aşağı doğru türlü inanılmaz renkler boşalıyordu. Bakmaya bile cesaret edilmeyecek renkler iyice parlaklaşmış, gözü kör edecek tona gelmişti. Sonunda perinin tozu ve ışığı beni yere serdi. Sırt üstü düştüğüm yerden doğrularak karşıma baktığımda her şey eskisi gibi çok sakindi.

Ne toz kalmıştı ne de ışık. Peri de ortalıkta görünmüyordu. Ayağa kalkmaya niyetlendiğim anda perinin sesi kulaklarıma çalındı,

“Müjde, ey ademoğlu! İsteğin oldu. Bana kalırsa yine de akıllıca kullanamadın, yazık ettin dilek hakkına. Fakat iş işten geçti. Ben artık anca hatıralarında karşılaşabileceğin bir peri olarak kalacağım bundan sonra. Elveda sana! Elveda dertlerine!” ses giderek uzaklaşıp anlaşılmayacak hale gelince ortadan kaybolmuştu.

Artık yine ormanıma kalmıştım. Gerçekten de kurtarmış mıydı beni dertlerimden? Bu rahatlamanın başka bir açıklaması olabilir miydi? Nasıl emin olabilirdim bundan? Neyse, bütün bunları düşünmemem gerekiyor şimdiden. En azından ormandayken yapmamalıyım bunu.

Aynı yerde oturmanın bana bir faydası olmayacaktı. Biraz daha yürüyerek ormanın daha da içlerine girdim. Devasa yaprakları serin gölgeler ikram eden bir başka ağacın dibine uzandım. Aklımda hiçbir şey yoktu. Sonsuz bir hiçlik zihnimi zapt etmişti sanki.

Türlü ağaç ve bitkilerin kokuları, kuş ve böcek sesleriyle uyuklarken yüzümde sıcak nefesler hissetmeye başladım. Keyiften kısılmış gözlerimi yavaşça araladığım zaman karşımda yeşil gözlü gri bir eşeği bana bakarken buldum.

Burnumun dibine kadar giren hayvan çok sakin bir şekilde bana bakıyordu kocaman gözleriyle. Tüyleri sanki ipektendi. Gözleri daha önce görmediğim bir yeşilikle parıldıyordu. Eşekti ancak peri kızından bile güzeldi.

Uzandığım yerden doğrularak sırtımı ağaca verdim. Hayvan bu sefer daha da dibime girdi. Üstünde eyer yoktu. Sadece mor bir ip sarkıyordu tatlı boynundan.

Daha fazla dayanamayıp ayağa kalktım. Hala bitişiğimde duruyordu. İki adım attığımdaysa o da adımlarımı takip ediyordu.

Korkarak da olsa bütün gücümle itmeye çalıştım bu nur parçası hayvanı ancak hiç yararı olmamıştı. Hareket etmediği gibi daha da yaklaşmıştı bana.

Ne kadar ittirirsem o kadar yaklaşıyordu. Yavaşça ellerimi kızıl gümüş yelelerinde gezdirdim. Elimi boynundan aşağı indirdikçe keyifle anırmaya başladı. Bunu fırsat bilerek var gücümle koştum. Arkama bile bakmadan koşuyordum.

Nefesim kesilene, takatim kalmayana dek koştum. Neredeyse ormanın çıkışa gelmiştim. Soluklanmak için durduğum sırada arkama baktığım da yine o gümüş rengi eşek dibimdeydi. Hiç koşmamış gibi de sakin duruyordu.

Kendime gelene kadar elimi eşeğe yaslayarak bekledim. Bu sırada gelip geçen herkes bizi gösterip aralarında konuşuyorlardı. Hiçbirini duyacak gücüm yoktu. Tek istediğim ne kadar olağanüstü olsa da bu eşekten kurtulmaktı.

Etrafımı kolaçan ettikten sonra boynundaki mor ipi tutarak çıkışın öbür tarafına doğru yürümeye başladım. Eşek dünden razıydı. Adımlarımı izleyen bir şekilde peşimden geliyordu. Kimsenin olmadığından emin olduktan sonra elimdeki ipi sağlam bir dala bağladım. Eşek huylanmasın diye başında biraz bekleyip sevdim ipeksi tüylerini. Daha önce böyle bir şeye dokunmuş değildim. Dokunulacak bir şey gibi değildi. Avucumun içinde parmaklarımın arasında dünyada hissedebileceğin bütün rahatlık vardı sanki.

Daha da kaptırmamalıydım kendimi. Elimi yavaşça çekip son kez baktım eşeğe. Yeşil gözlerini benden ayırmıyordu. Önce yavaşça bir adım geriye gidip olabildiğince hızlı şekilde uzaklaşmıştım eşeği bağladığım ağaçtan da ormandan da.

Sürüklenerek gelen adımlarım iskeleye doğru uçarak gidiyordu. Şimdi yol bitmek bilmemişti ancak yetişmiştim vapura. Kendimi denize attığım an kurtulmuştum. Hem bugünden hem de eşekten.

İskeleye sayılı adımım kalınca yetiştim diye düşünerek yavaşladım. Ben yavaşladıkça güneş daha da yakınıma gelmişti. Gözlerimi kısarak vapurun ne zaman hareket edeceğini tahmin etmeye çalıştım. Daha vaktim vardı. Olduğum yere çömelerek biraz soluklandım. Her nefeste güneşi ciğerlerime çekiyordum.

Ayağa kalkacak gücü kendimde bulunca olduğum yerde doğruldum. Bineceğim vapur hala beni bekliyordu. İlk adımımı vapura doğru atmıştım ki arkamda beni dürten birini hissettim. Döndüğümde ise eşeği boynundaki mor ipi ve kusursuz gümüşi tüyleriyle karşımda buldum.

Artık başka şansım kalmamıştı. Peri de haklıydı galiba. Bir elimle eşeğin yelesinden diğeriyle mor ipinden tutarak sırtına bindim. Hayvanın üstüne çıkınca durduğundan daha da yükseğe çıkmıştım sanki. Neredeyse şehir ayaklarımın altındaydı. Mor ipi bileğime bağlayıp iki elimle sıkıca sarıldım gümüş kızıl yelelerine. Aldığım derin nefesi verirken topuklarımı hayvanın boşluğuna sertçe geçirdim. Hayvan doğruca denize doğru koştu. Kendimi denize attığım an kurtulurdum. Eşekten olmasa bile bugünden kurtulmuştum hayvan mermerden toynaklarını dalgaların üzerinde gezdirirken.

Twitter: @hamzaesaricam
İnstagram: @hamzaerensaricam

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir