İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Genç Şairin Sonsuz Yolculuğu – Alptuğ Topaktaş

Arketip Kurama Dair

Joseph Campbell, mitolojik anlatılar üzerinde çalışırken birbirinden farklı coğrafya ve kültürlerdeki anlatıların benzerliklerine odaklanır. Nasıl olur da birbiriyle alakasız zaman ve mekândaki anlatılarda olay, yer, zaman ve kişi detayları değişmesine rağmen anlatıların temel omurgası değişmez? Jung’un arketip kuramı, bu değişmezliği açıklayan temel referanslardan biridir. Yani insan psikolojisi, kolektif bilinçdışının bir etkinliği olarak görülerek yorumlanabilir. Şunları söyler Jung:

“(…) tüm insan eylemlerinde a priori bir faktör vardır, bu da, psike’nin doğuştan gelen, bu nedenle de bilinçöncesi ve bilinçdışı olan bireysel yapısıdır. Bilinçöncesi psike, örneğin yeni doğmuş bir bebeğinki, uygun koşullar sağlandığı takdirde her şeyin doldurulabileceği boş bir levha değildir, aksine son derece karmaşıktır, çok net bir biçimde tanımlanmış bireysel bir olgudur ve bize karanlık bir boşluk gibi gelmesinin nedeni, onu doğrudan doğruya göremememizdir.” (Jung, 2005: 19).

Jung’a göre davranış, sadece bireysel süreçlerle şekil almaz. Kolektif bilinçdışı, bireyden bağımsız şekilde oluşan ve yaşantının içerisine sızan birtakım etkinlik ve ritüellerle kendisini ulaşılabilir ve aynı zamanda da görünmez kılar. Görünmezdir, çünkü kaynağı kestirilemediğinden sorgulanamazdır. İster muhafazakâr ister seküler olsun, birey, arketipik yaşantılarla kuşatılmış ve bunun inanca dönük yüzüyle inanmasa da muhatap olmuştur. Bu muhataplığı temel referans sayan Jung, mitolojik anlatılardaki gibi bir dünyada yaşandığını değil, özellikle rüyalarda açığa çıkan mitik simgeler dilinin bilinç düzeyinde anlama kavuşturulmasını önemsemiştir.

Arketipler; sınırları belli, evrensel ve değişmez birer çerçevedir. Sonsuz ve sınırsızdır. İnsan, gündelik hayatın içerisinde çok kısa zamanlarda bile bir arketipin etkisinden diğerine geçerek davranış sergileyebilir. Peki, bu değişmez çerçeveye rağmen insanların birbirinden farklı hayatlar sürmesi nasıl mümkün olabilir? Esasen arketiplerin Jung için anlamı, yaratıcı fanteziler olarak gördüğü mitlerin kökenini oluşturduğu bir yaşam enerjisi ve anlamlandırma alanı olmasıdır. Bu alan, davranışlarla anlam kazanır. Birey, hangi davranışı hangi arketipin etkisiyle ifa ettiğini bilemeyebilir fakat toplumsal bir kodlama şeklinin psikiyatrideki hâli olan arketip kuram, varlığı ve yokluğu konusunda provokatif bir alan da açmaktadır:

“Esasen arketip bilimsel bir sorundan ziyade, acil bir ruhsal hijyen meselesidir. Arketiplerin var olduğuna dair her tür kanıttan yoksun olsaydık, tüm akıllı insanlar böyle bir şeyin olamayacağı konusunda bizi ikna etseydiler bile, en yüce ve doğal değerlerimizin bilinçdışına gömülmemesi için arketipleri icat etmemiz gerekirdi. Zira bunlar bilinçdışında kaybolduğunda, ilk deneyimlerin tüm gücü de yok olur. O zaman da bunların yerini anne imgesinin saplantısı alır ve bu yeterince rasyonalize edildiğinde, insanın ratio’suna bağlı kalıverir, o andan itibaren de yalnızca mantıklı olana inanmaya mahkûm ediliriz.” (Jung, 2005: 32).

Görüldüğü gibi arketipler, Jung’a göre modern insanın pratiklerinin altında yatan ilkel pratikleri anlamlandırmak için kilit kavramdır. Yani esasen Jung’un mitolojik anlatılardaki yaşam pratiklerini mutlaklaştırıp insanlığın ilerlemediğini söylemek gibi bir yaklaşımı söz konusu değildir. O, psikanalizin en önemli etkinliklerinden biri olan bilinçdışı yaşantıyla yüzleşmenin sadece bireysel değil, kolektif bir temeli olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.

Campbell ve Kahramanın Sonsuz Yolculuğu

Campbell da Jung gibi mitolojik örüntünün sadece sürükleyici macera ve eğilimlerin bir sonucu olmadığına inanır. Mitolojik anlatının insanın iç yoluna giden süreci aydınlatmanın bir yansıması olduğunu düşünen Campbell, şunları söyler:

“Tragedyadan komedyaya uzanan karanlık iç yolun kendine has tehlike ve tekniklerini ortaya çıkarmak tam olarak mitolojinin ve peri masalının görevidir. Bu yüzden olaylar fantastik ve ‘gerçekdışı’dır: fiziksel değil psikolojik zaferleri temsil ederler. Efsane gerçek bir tarihsel kişi üzerine olsa bile, zafer dolu eylemler yaşam benzeri değil, düş benzeri tasvirlerle aktarılır; çünkü konu dünyada şöyle ve şöyle yapılması değildir; konu, dünyada şunun bunun yapılmasından önce, hepimizin bildiği ve düşlerinde ziyaret ettiği labirentin içinde bu başka, daha önemli, temel şeyin gerçekleşmesi gerektiğidir. Mitolojik kahramanın geçişi şans eseri yer üstünde olabilir; aslında içe doğrudur, belirsiz engellerin aşıldığı ve çoktandır unutulmuş, kayıp güçlerin dünyanın şekil değişimi için hazır kılındığı, canlandırıldığı derinliklere doğrudur.” (Campbell, 2010: 41).

Düş ve gerçeklik zeminindeki karşıtlık, mitik anlatıyı oluşturan temel unsurdur. Modern dünyada kahramanlık anlatılarına ve düşsel gerçeğe inanç, bilimsel ve teknolojik gelişmeler neticesinde şekil değiştirmiş ve “eğlenme” işlevine indirgenmiş olmakla birlikte mitik anlatıların yaşantı pratiğinde devam etmesi, döngüselliğin bir göstergesidir. Artık etrafımızda taş kesilmeler, sihirli kuyular, iksirler yoktur, ama bu simgelerin bizde çağrıştırdığı ve yaşamın temelinden kaynaklanan düşünme ve eylem pratikleri, varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Kahramanlık, Campbell’a göre içe doğru yapılan dışsal bir yolculuktur. Görünürde bir kahraman vardır, bu kahraman, çeşitli engelleri aşarak nihai hedef olan özgür ve boğucu bağlardan kurtulmuş bir yaşama doğru ilerler. Campbell sistematiğinde 3 temel evre (yola çıkış, erginlenme, geri dönüş) ve bunların altında 17 alt basamak bulunmaktadır. Bu basamaklar, her anlatıda bire bir yer almak durumunda değildir. Dolayısıyla kahraman, sadece dışarının düşman faktörleriyle değil, ruh bütünlüğünü etkileyen bireysel psikolojik faktörlerle de savaşır. Aşamalar geçildikçe kahramanın yaşam enerjisi de artar; zorluklardan ve mücadeleden yılmadan yaşama özgürlüğüne kavuşmak isteyen kahraman, amacına ulaşıp ulaşamadığını bilmeden sadece mücadele azmi ve zorlukları aşma başarısının verdiği hayat enerjisiyle yoluna devam eder.

Bu çerçeveden hareketle genç şairlik kavramıyla mitolojik kahramanlığın ilişkili olduğu görülebilir. “Genç” kavramını yaş olarak değil, şiir adına yenilenme ve mücadeleye açık “şair” olarak ele almak gerekmektedir. Zira Campbell sistematiği, çerçevesi çizilmiş olsa da mutlak yaşantılar dizgesi olmadığından aşamalardan geçiş, aynı sırayla olmayabilir. Bu yazıdaki amaç, şairin şiire başlamasındaki yaşantıları mutlaklaştırmak değil, kolektif bir genç şairlik algılanışını sorgulamaktır. Bu yüzden yazıda spekülatif bir nokta bırakmamak adına, yazarın da gözlemleyebildiği ve deneyimleyebildiği yola çıkış evresine ve bu eşikteki yaşantılara odaklanılmıştır.

Yola çıkış evresinde 5 basamak bulunmaktadır. Bu basamakların ilki, maceraya çağrıdır. Kahraman, bir haberci aracılığıyla maceraya atılmak için davet alır. Bu davet, bir mektup aracılığıyla olabileceği gibi bir olay ya da durum üzerinden de kahramana iletilebilir. Aslında ortada bir kriz vardır, kahramanın göstereceği tavır da bu krizin çözülmesi için gereken adımı atıp atmayacağını belirleyecektir. Krizin getirdiği bir yerinden ayrılma kaygısı, kahramanın zihnini ele geçirmiş durumdadır çünkü o, konforlu bir alandadır ve maceraya çıkarsa bu alanını kaybedecektir. Öte yandan maceraya atılmazsa da hayatın ona katacağı tecrübe ve edinilecek yüce bir birikimden mahrum kalacaktır.

Şiir, çıkarsızlık üzerine temellenen bir olgudur. Genç şair, kendisini şiire iten sebepleri çoğunlukla bilmez. Ortaya sürdüğü sebepler, her ne kadar ikna edici olsa da şiir dışındaki onlarca ifade yolunu da işaret eder. Başka bir deyişle kendisine pratik fayda sağlayacak onlarca uğraş varken şiiri seçen birinin öne sürdüğü nedensellik, çoğunlukla ikna edicilikten uzaktır. Bunda halkın şiire bakış açısının da payı büyüktür. En mahrem arzuları türkü formuyla rasyonel ve kabul edilebilir çizgilere taşıyan bir coğrafyada dile getirmeye zorlanan veya nesnel karşılık bulacağına inanılmayan şeylerin şiirle meşrulaştırılması, arketipik bir itici kuvvet olarak görülebilir. Âşıklık geleneğinin bir uzantısı olarak şiir söylemek, ya da pratikleri şiir formuyla nesnelleştirmek, kulak dolgunluğunun ötesinde bir anlam taşır. Sevk-i tabi ile şiir söylemenin kutsandığı bir coğrafya olan Anadolu, genç şairi şiire itecek sebepleri de yine arketipik biçimde zihinlere sunar. Özetle, şiire başlamaya iten sebeplerin hiçbir nesnel zemini, herkese tatmin edici bir cevap vermekten uzak kalacağından bu aşama, muğlaklıkla baş etmenin bir zemini olarak görülebilir.

Yola çıkmanın ikinci basamağı, çağrının reddidir. Kahraman, maceraya atılması için gelen çağrıyı hemen kabul etmez. Bedenen ve zihnen konforlu bir alandadır ve bu alanı bırakıp sonu belirsiz bir maceraya atılmak için yönlendirici bir motivasyona ihtiyaç duyar. Bu motivasyon, kahramanın hayat algısıyla şekillenir, çünkü yaşamak, başlı başına bir farkındalık gerektirmektedir. Şiir özelinde bu farkındalığı oluşturan birçok etmenden söz edilebilir. Genç şairin öncül motivasyonu, kabul görmektir. Yazdığı her şeyin beğenilerek okunması temel bir öncü motivasyon olsa da şair olmak için kabul görmekten fazlasına ihtiyaç vardır. Bu kabulü çeşitli iktidar mücadeleleriyle ve poetik etki alanı dışında kazanmış şairlerin baskınlığını gören genç şair, bütün macerasını bu ilişki ağının şekillendirmesinden kaçınabilir. Sadece şiiriyle var olmak yolunu seçerken hemen kabul görmeyecek olması, endüstrinin kendisini ön plana çıkarmaktan ve onu görünür kılmaktan ısrarla kaçınması, genç şairin başına gelmesi olası engellerdir. Dolayısıyla mücadele etmek ve geri çekilmek arasında kalan şair, Anadolu tabiriyle gönlüne küserek şiir macerasını bitirebilir. Bunda önceki kuşak şairlerin baba rolüyle genç şairi iğdiş etmesi korkusu da söz konusudur. Şiir alanında sözü geçen üst kuşak şairlerin yanında yer almadan veya onların kendisi üzerindeki etkisini hâkim kılmadan var olamayacağına inanan bir genç şair için işler oldukça karmaşıklaşır. İyi metin üretmekle iyi bir network kurmak arasında tercih aşamasına gelindiğinde şairin tavrı da netleşir: Ya engellerle mücadele ederek sadece metinle kendisini var edecek ya da endüstrinin baskısıyla kolay kabul görebileceği metinler yazmayı seçecektir.

Yola çıkmanın üçüncü basamağı doğaüstü yardımdır. Kahraman, çağrıyı reddettikten sonra mucizevî bir şekilde beklemediği bir yardım alır. Söz konusu yardım, kahramana maceraya devam etmesi için gereken enerjiyi sağlar. Sihirli bir iksir, yaşlı bir bilge ya da büyücü şeklinde görülen kişiler, kahraman için bir dönüm noktası olacak yardımı sunarlar. Şiir bağlamında düşünüldüğünde yardımın sınırları muğlak bir hâle gelir. Kabul göreceğinden endişe duyan genç şair, şiir düzlemini belirleyecek yıkıcı metinler yazmış olsa bile bu metinlerin nesnel karşılığını görmek ister. Okunmak, metninden bahsedilmek, çeşitli etkinliklerde yer almak gibi endüstriyel çıktılar, şair için birer karşılık bulma alanı olarak görülür. Günümüzde bu işlev, sosyal medya tarafından aktif bir şekilde dikkatlere sunulmaktadır. Genç şair, bu mecraları kendisini kabullenilmiş görmek ve daha büyük bir kitleye hitap etme amacıyla kullanabilir. Kendisini dergilerde ifade etmeye başladığında ona bu imkânı sağlayan editöre gereğinden fazla önem atfederek onun şiir görüşüne mutlak bir şekilde tutunabilir ve hatta karşılaştığı tüm şiirleri onun penceresinden yorumlamaya başlayabilir. Burada hassas bir denge kurması gerekmektedir, çünkü hiçbir şiir mutlak değildir ve genç şairin şiirini zenginleştirmesi için olabildiğince farklı şiir kanallarıyla karşılaşması ve bunları değerlendirmeye tabi tutması gerekmektedir. Yani iğdiş edilmeyeceği mesafeyi ayarlaması ve kendisini figüratif hâle getirecek endüstriyel araç kullanımından sakınması gerektiği söz konusudur. Çok görünmenin iyi şiir yazmakla orantılı olmadığını fark ettiğinde seçeceği yol önem kazanmaktadır: Ya kendisini metni üzerinden var ederek salt iyi şiirin peşinde olmayı ya da çeşitli networkler ve şiir dışı birlikteliklerle görünür olmayı seçecektir.

Yola çıkmanın dördüncü basamağı ilk eşiğin aşılmasıdır. Aldığı doğaüstü yardımla yoluna devam eden kahraman için artık yeni bir yaşam dolayısıyla yeni bir hayat anlayışı vardır. Karşısında bir eşik muhafızı gören kahraman, bu muhafızla bilgi ve birikiminin yardımıyla mücadele ederek yeni hayatının sınırlarından içeri girer. Doğaüstü yardımın etkisiyle zorlukları ve zorluklarla savaşma gereğini iyice kavrayan kahraman için macera, asıl bu aşamadan sonra şekillenecek denebilir. Buraya kadar bir hazırlık ve kabullenme/kabullenmeme durumu söz konusuydu. Artık önündeki yolda ilerlemesi gerektiğine ikna olan kahraman için caydırıcı engeller, ruhsal bir mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkacaktır. Şiir cephesinden bakıldığında bir şairin kabul görmesinin günümüzde çok çeşitli endüstriyel araçları vardır fakat bununla birlikte genç şairi bir tehlike beklemektedir: çeteleşme. Mahalle ve çete mantığı, çeşitli sosyal medya araçları yoluyla bir genci ön plana çıkarabilir, onun çok önemli bir şair olacağına şairi ve kamuoyunu inandırmaya kalkışabilir. Çoğunlukla simulatif bir kurgu olan bu parlat-yükselt-bağımlı kıl döngüsü, edebiyat tarihine geçecek olan bir toplamla kendisini sabitler: ilk kitap. Günümüzde endüstriyel araçlar çeşitlenmiş olmasına rağmen şiir yayıncılığı konusunda gerek basım gerek dağıtım gerekse de editöryal sıkıntılar hâlâ bir standarda oturabilmiş değil. Dolayısıyla parlatılarak edebiyat sahnesine sürülen genç şair için bir yere ait olmak, kendisini etraftaki tehlikelerden koruyacak birilerinin olduğunu bilmek gibi kolektif hareket gerektiren unsurlar, yanıltıcı bir rahatlama ve kabul edilmişlik hissi verebilir. Bir şairin esas kabulü kendi izler çevresini aştığı zaman gerçekleşir. Genç şairin bu gerçeklikle yüzleşmesi, onun izlediği şiir çeşitliliğinin artmasıyla doğru orantılı olacaktır. Yani genç şairin defalarca kullanılarak içi boşaltılmış gösterenlerle dolu metinlerin yarattığı konforlu alandan nasıl çıkacağını sorgulaması, kitap çıkarmış olmak ve çok fazla dergide yazarak kabul gördüğünü düşünmekten daha önemlidir.

Yola çıkışın son basamağında balinanın karnı bulunmaktadır. Bu aşama, Hz. Yunus’un yutulmasına atıfla düşünülecek olursa bir geri çekiliş, sorgulama ve kendiyle hesaplaşma evresidir. Kahramanın sadece bir hayvan tarafından yutulmuş olması gerekmez. Bir dağa ya da mağaraya çekilme, insanlardan birden kendini soyutlama, aniden ortadan kaybolma gibi metaforik anlatı unsurları, bu aşamanın örneklerindendir. Kahraman, sosyal hayattan soyutlandığı zaman içerisinde fiziksel yolculuğunun içsel bir muhasebesini yapar. Geri döndüğünde artık eski kahraman değildir. Yaşadıklarıyla yüzleşmiş, doğrularını ve yanlışlarını tartarak erginlenmeye hazır hâle gelmiştir. İlk şiir kitabını çıkaran çoğu genç şairin suskunluk dönemi, bu aşamaya denk gelir. Bir zamanlar nihai hedef olan kitap sahibi olma arzusu gerçekleşmiş, artık en azından bir yayınevinin ve izlerçevrenin kabul ettiği biri olmuştur. Şimdi sırada ne vardır? Ya da geldiği yer, onu ilelebet şair olarak anılmasına yeter mi? Bu ve buna benzer birçok soruyla yüzleşmek durumunda kalan genç şair, çevreden soyutlanma ihtiyacı hissedebilir ve süresi tam olarak kestirilemeyen bir çekilme yaşayabilir. İlk iki dosyası arasında uzun zaman olan şairlerin yaşadığı durum genelde budur: Şiirle yaptığı ve yapmak istediği arasındaki boşluğu sorgulamak. Belki de bu açıdan bir şairi en çok besleyen ve hayat boyu etkisini devam ettirmesi gereken basamaklardan biri de budur.

Sonuç Yerine

Campbell, bu aşamaların hiçbirini mutlak olarak düşünmedi. Hiçbir kahraman, bu aşamalardan sırayla ya da mutlak şekilde belirlenmiş yaşantı çemberiyle geçmek zorunda değildir. Onun gruplandırma yaparak elde ettiği şey bir anlatı haritasıydı. Bugün Campbell’ın gerek akademide gerekse aktif dolaşımda olan edebiyat endüstrisindeki çıktılarına bakıldığında haritanın güncelliğini koruduğu söylenebilir (Campbell’ın çevrimi odağında senaryo atölyesi düzenlendiğini hatırlıyorum). Bu güncellik daha ne kadar korunur bilinmez, fakat mitolojik çevrimin uzay çağında bile etkisini sürdürdüğünü görmek çok da zor olmasa gerek.

Şiir, gençlik gibi elde tutulması ve tanımlanması mümkün olmayan bir dirimsel çaba.  Bu çabanın yaşla, yılla ya da tecrübeyle tek bir hat üzerinden tanımlanması mümkün değil. Ayrıca şiirde ustalaşmak da. Hatta denebilir ki şiirde ustalaşılıyorsa ortada büyük bir problem vardır. İyi şiirin ilerleyen yaşlarda gelmesi kimseyi suçlu ya da usta yapmaz, sadece zamanın şiir üzerindeki şahitliğini tanıklar. Şairin yolculuğu biter mi? Gençliği bittiğinde evet. Kendisini tekrarlayan, özneyi dönüşümüyle yakalamayan, biçimselliğe ve yeni olanın salt biçimsel olduğuna inanmış bir şair için yılların önemi kalmaz. Dolayısıyla bu yazı çerçevesinde ve her daim: “Efendimiz Acemilik”.

Kaynaklar

Jung CG (2005) Dört Arketip, çev. Zehra Aksu Yılmazel. (Metis Yayınları, İstanbul)

Campbell J (2010) Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses. (Kabalcı Yayınları, İstanbul)

Alptuğ Topaktaş

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir