İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fakirane

Kumkertişin Kalbi – Adige Batur

O sabah evden çıkıp büyük çarşıdan geçerken gördüğüm her adama, elimi kalbimin üzerine koyup selam vererek geçtim. Serin ve güzel sabahın her bir parçasını kıymetli bir elmas gibi topladım. Medreseye doğru naif adımlarla yürüyordum, ayakuçlarıma basarak. İstiyordum ki yola döşeli bu pürüzsüz taşlar bile benden incinmesin. Çocukluğum Uluğ Bey’in sarayında geçmişti, diğer yetimler gibi bana da kol kanat gerildi. Annemi hiç tanımadım, ona ne olduğunu da hiç söylemediler. Babam Şahlar Şahı Uluğ Bey’in emriyle gittiği son savaştan dönmeyince beyimiz beni gözünden bile sakındı, öz evladından ayrı görmedi. Taş oluklu medreselerden gök kubbeli sahralara kadar beni her yere yanında götürdü. Tarık, derdi, sen bu cihanın kilit taşısın. Hem çok kıymetlisin hem tüm yük senin omzunda. Sakın ha! Bir gün o eğik belini doğrultma. Eğik bel, kilit taşının kambur şekliydi. Her sabah medreseye girerken ve her akşam çıkarken heybetli büyük kapıda, kilit taşından aşağı sarkan ve bir ucu kapının sağına diğer ucu soluna doğru salınarak sabitlenmiş zincir yüzünden eğilirdik. Girerken ilmin karşısında eğilirdik, çıkarken de âlemi bizden üstün görmememiz gerektiğini hatırlamak için.

O sabah çarşıdan geçip Tebrizli mimarların yassı tuğla işçiliğini konuşturduğu eski medreseden geçtim. Duvarlarla konuştum, benden önce cedlerimin tuğlalara nakşolmuş seslerini 58 dinledim. Büyük sebilden abdest aldım. Türbesine geçip Uluğ Bey’i bir Fatiha ile yâd ettim. Selam verdim ve kabre sırtımı dönmeden geri adımlarla huzurundan ayrıldım. Selamımı aldı, her zaman alırdı. Sarraflar çarşısının iki kule arasında yükselen kapısından içeri baktım, çocukluğumdan gelen bir alışkanlıktı, o kapıdan içeri girince masal gerçek olur, çocuk öbür diyara geçip kaybolurdu. Bir çocuk öldüğü zaman bize “Masal diyarına kaçtı.” derlerdi. Bence o diyarın kapısı bu olmalıydı. Çocukken sırf bu yüzden bıkmadan her gün bu kapıdan girip öbür diyara geçmeyi umardım.

Medreseye giden son dönemeçte yüksek duvarlı evlerle sıkışmış dar bir sokağa girdim. İki kişinin zor geçebileceği bu dar sokağa girmek istemezdim, girersem de hızlıca geçer, karşıdan biri gelirse ona yolu daraltıp zahmet vermeyeyim diye koştururdum. Bu kez sokağın en dar kısmında bir çocuk oturuyordu. On yaşında ya var ya yoktu. Sırtını duvara yaslamış, ayaklarını uzatmış, gözlerini karşı duvara sabitlemişti. Ben cübbemi savura savura yanına geldiğim halde hiç oralı olmadı. Üzerinden atlayıp geçip gidebilirdim ama tam başucunda durdum. Beni görünce ayağa kalkmaması bir yana yoldan ayaklarını bile çekmemiş olması beni öfkelendirdi. Bu şehrin serdarından hamalına kadar herkes beni görünce ayağa kalkar selam verirdi. Ben bu hürmeti istemiyordum ama onlar lütfediyorlardı elbette. Çocuğa az da olsa had bildirmek gerek diye düşünürken bir yandan da bakışlarımla gözlerini yakalamaya çalıştım. Aşağıdan yukarıya bana baktı. Sadece baktı. İnsan bazen hafiflediğini hisseder ya, bir borcu ödediğinde, bir vazifeyi yerine getirdiğinde, bir zorluğu başardığında. Üzerindeki karlar yüzünden yere eğilen bir dal, yükünü atıp doğrulur ya birden işte öyle hafifledim. Çocuk ayaklarını çekmedi ve ben bu hafiflikle üzerinden atlayıp geçip gittim.

Medresenin duvarları gözüme daha eski göründü, şadırvan biçimsiz duruyordu, yirmi yıldır ilk kez fark ediyordum bunları. Umursamadan içeri girdim, ayakkabılarımı çıkarıp halıya bastım, halılar tozluydu, Uluğ Bey’in sarayındaki halılara benzemiyordu, odamdaki halılara da benzemiyordu. Yeni fark ediyordum, bu medresenin her köşesinden fakirlik akıyordu. Minbere çıkıp oturdum; talebeler, eşraftan bir iki kişi… Ben buraya onlar için gelmişken bu şehrin ahalisi neredeydi? Buhara beni bilmiyor muydu ki? Başlamak için besmele çektim, başlayamadım, tekrar besmele çektim, yine başlayamadım, sonra yine ve yine. Tek kelime edemedim. İlmim su olup akmıştı sanki. Zihnimde hiçbir şey yoktu. Yutkundum. Minberden nasıl indiğimi medreseden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum, hemen yakınımdaki Nadir Divanbeg’in kapısına geldim, el öptüm, aman diledim. Dedim ki kelimelerim yok, gittiler. Kelimelerim öylesine gitmişti ki bir çocuk gibi konuşuyordum. Masal diyarına kaçan çocuklar gibi gittiler, dedim. Sonra bana sorular sordu, anlattım. Nerede uyuduğumu, kiminle konuştuğumu, ne yediğimi… “Ya çocuk?” dedi. “Hangi çocuk?” dedim. “Dar dehlizdeki çocuk” dedi, “Kelimelerin onda.” Sonra “Kalbinde zerre kadar kibir olan…”diye başladı, gerisini duyacak kadar dayanamadım, üzerime bir karanlık çöktü.

Ayıldığımda Divanbeg gitmişti. Kendimi garip hissediyordum. İçimde uçsuz bucaksız bir mağara vardı; karanlık küflü, izbe ve boş. Bu boşluk tamamen benimdi, her şeyiyle benim. Daha doğrusu hiçbir şeyiyle. Avluya çıktım; güvercinlere, eski sadaka taşına, sarmaşıkların yer yer çürüttüğü duvara hiçbir şey düşünmeden saatlerce baktım. Acıktığımı ve susadığımı belirgin şekilde hissediyordum ama boşluğun içinde kaybolmuş gibi o duvara takılı kaldım. Göz kapaklarıma ağırlık çöktü. Uyku ile uyanıklığımın arasında o kısacık yakaza anında biri geldi, erenlerden biri geldi sandım. Orta, boylu, siyah sakallıydı; geniş omuzları vardı. Çocuğu şehrin dışındaki Çingene obasında bulacağımı söyledi. Sonra ekledi: “Aksedirli Orman’ın sonuna gideceksin. Obaya ulaştığında Cambazı bul.”

Gözlerimi açtığımda, kimseyi göremedim ama ses hala kulaklarımdaydı. Bahçenin arkasına, göremediğim tarafına doğru gittim, gözlerimde hala uykunun ağırlığı. Orada kimsecikler yoktu. Gözüm yerdeki otlara takıldı. Üzerine basıp geçtiğimiz, çiğnenmekten sararıp kuruyan bu otlar, yeniden yeşermişti. İşte o zaman hatırladım. İki yıl kadar önceydi, zemheri ayında kar bastırınca Gedikli Mağara’ya sığınmıştım. Zemherinin en zor günlerinde ahaliden topladığım yiyecekleri yanıma alır ormana giderdim. Hayvanlar aç kalmasın diye elimdekileri, hayvanların geleceğini bildiğim yerlere bırakırdım. O gün kar birden bastırdı, ayaklarım dizime kadar kara batıyordu. Dönüş yolundaydım. Bir ceylan gördüm, boynunda bir kesik vardı, damlayan kanları karda kırmızı ip gibi bir hat oluşturuyordu. Onu takip ettim. Yükseklere tırmandı ve mağaranın yakınlarında izini kaybettirdi. Yürüyecek halim kalmamıştı, mağaraya girip gedikli kayanın üzerine uzandım. Soğuk her yanımı sanıyordu, önce ayaklarım hissizleşti, sonra parmaklarım uyuştu. Tatlı bir uyku, sanki beni tüm sıkıntılarımdan koparacak gibi davetkâr bir şekilde yanıma sokuldu. Karşı konulmaz bir kadın gibiydi, Harut’un Zühre’si gibi… Uyku beni koynuna alıp sararken uyku ile uyanıklık arasında bir ses duydum: “Uyuma sakın!”. Gözlerimi açıp etrafa baktım. Bağırdım, seslendim; kimse yoktu. Başımı tekrar buz gibi taş zemine yasladım. Uyku, arsız bir kadın gibi yine geldi, göz kapaklarımdan içeri süzüldü, kendimi ona bırakmak istiyordum artık. Gözlerim kapanır kapanmaz aynı sesle tekrar irkildim: “Uyuma!” Yarı belime kadar doğrulmuştum bu defa. Etrafa baktım, dışarıya seslendim. Kimse yoktu, birinin olmasına imkân da yoktu. Dışarıdaki tipi karları içeriye doğru savuruyordu. Mağaranın toprak zemini dikkatimi çekti; zeminde yeşil otlar çıkmıştı, her yanı sarmış bir halı gibiydi. Önce kuşlar girdi mağaradan içeriye, sonra birkaç tavşan, ardından geyikler… Sanki zemheri ayında yeşeren otların haberini almışlardı. İçeri giderek kalabalıklaştı. Benden hiç ürkmediler, geyikler hareket ederken bana çarpıyordu, tavşanlar üzerimden atlıyordu. Mağaranın soğuğu kırıldı; geyikler yere çöküp birbirlerine sokuldular, bende yanlarına sokuldum. Bu defa uyku, bir dost gibi üzerimi örttü. Uyandığımda kar durmuştu, hayvanlar ormana dağılıyordu. Dışarıda beni aramaya gelen dergâhın dervişlerinin sesini duyuyordum. İşte o gece kim geldi ise yanıma, bugün de o gelmişti ve yine bana yol gösteriyordu.

Obayı aramak için yola düştüm ama Çingene obası çoktan göçmüştü, tüm gece iz sürerken bir yandan da olanları düşündüm. Ben, o dar sokakta gördüğüm çocuğa bir şey yapmamıştım, hiçbir şey söylememiştim. Ama kalbim beni ele vermişti. İçimde gizli gizli yeşeren ve tevazuyu kendine perde edinen kibrimle yüzleştim. Yıllarca medresenin zincirli kapısından eğilerek geçerken kendimi kandırmış olmazdım. Benden habersiz içimde bir istihza mı büyütmüştüm? Neydi benim derdim? Kalbimi yokladım, yerindeydi.

Ertesi gün Tudagül Gölü kıyısındaki obaya rastladım. Küçük çadırların ve at arabalarının yanında büyük bir temaşa çadırı vardı. Cambazı soruşturduğum zaman, çadırı gösterdiler. İçeri girdiğim, bir meddah çocuklara masal anlatıyordu. Çıt çıkmıyordu. Bir kenara oturup kulak verdim. Masal, dev yakalayan iki arkadaşla ilgiliydi. Ödgün ile Edgün ormanda uyuyan bir deve rastlıyorlar ve gizlice onu bağlıyorlar. Öyle bir dev ki ulu bir ağaçtan daha ulu, onu ne yapacaklarını düşünürken dev uyanıyor ve çırpınmaya başlıyor. Devin başucuna gidip bir anlaşma öneriyorlar, onu ormanın sonuna kadar götürüp bırakacaklarını söylüyorlar. Karşılığında dev de bir daha bu ormana gelmeyeceğine söz veriyor. Ayağa kalkması için onu yere sabitleyen ipleri kesiyorlar. Ayağa kalkmaya çalışan devle alay etmeye başlıyorlar. “Siz, bu ormandan ya da köyünüzden hiç dışarıya çıktınız mı?” diyor dev. İki arkadaş “Hayır.” deyince dev şöyle diyor: “O zaman, benimle ormanın dışına kadar gelin, ben de size bir sırrımı vereyim.” Devlerin hazine koruyucusu olduğunu bilen Ödgün ile Edgün, sırrın ne olacağını tahmin edip teklifi kabul ediyorlar. İki arkadaş ve dev ince, uzun bir yola düşüyorlar. Sık ağaçları aşıp, nehirler geçiyorlar. Yol boyunca aralarında konuşup devlerin ne kadar ahmak olduklarından bahsedip alay ediyorlar. Köyden uzaklaştıkça iki arkadaşın içine bir korku düşüyor, ormanın hiç görmedikleri yerlerine kadar gidiyorlar, daha önce kimsenin gitmediği yerlere. Sonunda ağaçlar bitiyor ve yüce bir tepe görünüyor. Dev son bir istekle iki arkadaştan tepeye kendisiyle tırmanmalarını istiyor, sırrı tam orada açıklayacağına söz veriyor. Tüm bu yolu geldikten sonra bir tepeden ne çıkar diye kabul ediyorlar. Birlikte tepeye tırmanınca Ödgün ile Edgün hayretten dona kalıyor. Tepenin ardında ne mi var? Koca çadırları, geniş yaylakları ve ulu insanlarıyla bir devler ülkesi var. Hayretten göz bebekleri büyüyen iki arkadaşı, omuzlarından tutup sarsan dev, şöyle diyor: “Burası devlerin değil insanların ülkesi, cihanın geri kalanındaki insanlar da bizim gibi. Sırra gelince sözümü tutup onu da söyleyeyim: Ben dev değilim, siz cücesiniz.” Masal bittiğinde bende taşlar yerine oturmuştu. Ben bir cüceydim. Kelimelerin kalbine indirilen o hikmet beni bir Çingene çadırında buldu. Ben çocuklara cambazı sorarken meddah yanıma gelip “Buyur Baba Erenler, cambaz benim.” dedi. “İş olmayınca burada masal anlatıp çocukları eyliyorum, işte.” deyince oğlunu sordum hemen, bu çocukların arasında yoktu. “O, dışarıda” dedi, “Haylazlık peşindedir.” Dışarı çıkıp çocuğu aradık, suyun kenarındaki ulu bir çınarın kovuğunda bulduk. Cambaz babacan tavırla “Bak buraya kadar gelmiş, ondan aldığın şeyi vermeni ister.” dedi. Çocuk başını kaldırıp boş gözlerle bana baktı. Sonra babasına dönüp “Dün yanıma geldiğinde duvar deliğine sıkışmış bir kumkertiş* vardı, kelimeleri alıp kumkertişin kalbine koydum.” dedi. Gülüp bu nasıl olur diyecekken cambaz, yapma der gibi eliyle omzumu kavradı, “Baba Erenler” dedi, “Tecrübe ettiğin şeyi, bir daha mı tecrübe etmek istersin?”

Dilimi tuttum ve gecenin karanlığında Buhara’ya doğru yola koyuldum