İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Fakirane

Oltudan Bir İş Görüşmesi – M. Fatih Kutlubay

İş görüşmesine son bir saat.  Etraf alev ateş. Şehir yanıyor. Üzerimdeki takım elbise iki kere boğuyor. Evden çıkarken dedemin mühim işlerinde hep takım elbise giydiğini, şansının da hep yaver gittiğini anlatan babaanneme uyup geçiriyorum lacileri. Yürüdükçe sırtımdan sular. Elim avucum ter. Her yanı işgal eden namussuz tabelaları geçiyorum. Logoları, uyumsuz renkleri, çirkin boyları. Caddeyi boydan boya saran zirai makine dükkânları. İçlerinden yayılan makine yağı ve ter kokuları. Hepsini geride bırakıp Ulu Cami sokağına varıyorum. Sokağı döner dönmez karşıma çıkan tezgâhtan bir şişe su alıyorum. Hızır gibi yetişiyor. Bir solukta dikiyorum tepeme. Su satan dayı, tezgâha dökülen simit susamlarını güvercinlere doğru serpiyor. Güvercinler mal bulmuş Mağribî. Hepsi susamların olduğu tarafa üşüşüyor. Hayırlı işler. Afiyet olsun gülüm. Eyvallah dayı. Dayıyı henüz çıkardığı şalgam kavanozu ile tezgahında bırakıp şadırvana giriyorum. Şadırvan dediğim eski medrese. Caminin karşısında Ziya Paşa’nın mezarına selamlı giriş kapısı. Büyük şair, Adana valisi. İç avluda alçak iskemlelere insanlar oturmuş. Kiminin elinde sarma tütün. Kiminin çay. İlerideki duvarda gölge bir yer arıyor gözlerim. Medresedeki atölyeden çıkan teyzelerin ilerisinde bir yer buluyorum. Beyaz teyzeler, ellerindeki renkli şişeleri birbirlerine gösterip ebru derslerini tekrar ediyorlar. Aman ne masraflı işmiş bu da diye söyleniyor içlerinden biri. Onları geçip uzaktan gözüme kestirdiğim yere kuruluyorum. Gömleğin bir düğmesini daha açıyorum. Ramazan Abi dolanıyor. Şadırvanın çaycısı. Ramazanoğlu Beyliğinden kalma medreseye isim mirasçısı. Bir çay abi. Açık. Eliyle tamam ediyor. Oturur oturmaz dergiyi açıyorum. Zaman geçirirken kafandaki kırk tilkiyi bağlamanın en güzel yolu okumak. İş görüşmesi öncesinde başka şeylerle oyalıyorum zihnimi. Dergide önce kendi yazımı arıyor gözüm. Buluyor. Okumaya koyuluyor. İnsanın kendisine ait şeyi başka ellerde görmesine benziyor bu. Yayınladığım yazılar. Dergilerde bambaşkaymış gibi görünen. Yazıyı yabancılıyorum. Yazımı. Sonradan tanıdık geliyor. Harfler. Heceler. Kelimeler. Okudukça yazdığım güne gidiyorum. Ortalarına doğru yazının eksik yayınlandığını fark ediyorum. En az bir paragraf. Not alıyorum yanına. Bir yıldız. Bir gönül koyma. Ramazan Abi çayı getiriyor. Eyvallah abi. Çayı verdikten sonra yazın çat sıcağında yapılacak en iyi şeyi yapıyor. Medresenin dört etrafını saran taş odalardan birine çekilip gaylule. Ramazan abi horlarken iş görüşmesinin evhamı basıyor yine. Darlanacak oluyorum. Derken bir kedi sokuluyor ayaklarımın dibine. Başını pantolonuma sürüp ilgi bekliyor. Elimle biraz sırtını okşasam da yetmiyor ilgim. Teyzelerin yanına gidiyor. Sevileceği yeri bilerek. Teyzelerden birisi kediyi severken diğeri ney üflemeye başlıyor. Önündeki nota defterine bakıyor. Atlamıyor hiçbir yeri. Neyin içi teyzenin nefesiyle, bahçenin orta yeri samyeliyle doluyor. Yenidünyanın yaprakları kauçuk ağacına doğru eğiliyor. Ceketime kauçuk ağacının tozu serpiliyor. Silkeliyorum. Sonra yenidünyaya dalıyor gözüm. Oradan dedemin bahçesine.

Dedeme, ellerine ve bahçesine gidiyorum. Yazlarına. Dedemin yazlarında bir anlık da olsa serinlemek için çıkılan bahçeye. Dedem elinde doksan dokuzluk tespihi. Diz kurar bahçedeki sedire. Tespihi, şalvarının peyiğinde. Şakırtısı ayın on dördünde. Nemli yaz gecesinin içi tek üşüyeni dedem. Doğunun tepelerinde bir köyden gelip çukurun sıcağına tahammül eden dedem. Yıllarca memleketini görmemiş. Toroslara hep dertli bakması bundan. Babamı, amcalarımı, halamı sonra bizleri oraların ninnileri ile büyütmüş. On iki yaşında kaybettiği şehrine yıllar sonra torun torba sahibi iken bir misafir ikircikliğinde gitmişti. Kalan birkaç akrabası kendisini karşılamış gezdirmişlerdi. Döndüğünde yıllardır bize anlattıklarını tekrar yaşamıştı. Çocukken değirmenin başında kendisine görünen, Rus Savaşında şehit düşen askerleri. Gece vakti bir köyden diğerine yalnız başına giden, eve gelir gelmez de korkudan yığılıp kalan, sonra bir daha kalkamayan ablasını. Ovanın ortasında gördüğü cin düğünlerini. Anılarının can bulduğu mekânları gören gözlere mahsus şevkle hepsini tekrar tekrar anlatmıştı. Oltudan bir tespih almıştı kendisine memleketinden. Koklardı. Kokladıkça Taşhan’ın duvarlarını, Abdurrahman Gazi’yi, tabyaları getirirdi gözüne. Oltu kokar mı hiç dede derdik. Memleketten geldiyse kokar derdi. Sonra oltuyu şalvarının cebine koyardı. Yaz geceleri döş cebinden çıkardığı not defterini eline alır. Sokak lambasının bahçeye vuran ışığı altında, ucunu çakısıyla sivrilttiği kurşun kalemle yivli minareler çizerdi. Dedem doğunun buralardan görünmeyen yivli minareleriydi. Ellerinin mavi damarları minaredeki nakışlar. Öldüğü gün cenazesini öperken hepimizin dudaklarına değen mavi nakışlar.

Unuta unuta yaşadığı hayatı bilmeden öldü dedem. Biçimlendirilmiş bir zihinle. Formatlanmış. Ölüm korkusunun bir anını bilmeden öldü. Ölüm kelimesini unutup. Bunlar geçerken zihnimden elim ceketimin iç cebine gidiyor. Oltu tespih. Çıkarıp kokluyorum. Dedemin elleri gibi kokuyor.

Çaydan son yudumu alıp saate bakıyorum. Vakit yaklaşmış. Ömrümün ilk iş görüşmesine son on beş dakika. Ramazan Abi uyanmış. Çayın parasını verirken, otursaydın serinlik yeni çöktü diyor. Gideyim abi iş görüşmem var. Allah rast getirsin. Amin. Elimdeki dergiyi koltuğumun altına kıstırıyorum. Güvercinleri yara yara geçiyorum. Yolun karşısına. Nehre çıkan yolda ilerliyorum. Nehre varınca yüzüme su kokusu değiyor. Bosnalı’nın, Sinema Müzesinin en son Atatürk Evinin önünden geçip kıvrılıyorum. Tepebağın dar sokaklarında kaybolmaktan korkarak ilerliyorum. Bin yılın öksüzü sokaklarda eski seçimlerden kalma afişler. Duvarlarda anarşi. Yıkıldı yıkılacak cumbalar, balkonlar. Bin yıla gidiyorum. Bir çocuk mantar tabancası patlatıyor kendime geliyorum. Yolumu kaybetmeden varıyorum gideceğim yere. Bir elimle tespihi yoklarken bugünden bir öykü çıkar mı diye düşünüyorum. Aynı anda zili çalıyorum. Kapı açılıyor. Sekreter. Buyurun? Merhaba. Buradan bir öykü çıkar mı?.

Akşam yemekten sonra bilgisayarın başına geçiyorum.

“İş görüşmesine son bir saat. Etraf alev ateş. Şehir yanıyor. Üzerimdeki takım elbise iki kere boğuyor. Evden çıkarken dedemin mühim işlerinde hep takım elbise giydiğini, şansının da hep yaver gittiğini anlatan babaanneme uyup geçirdim lacileri…”