Acayip Mahlûklar ve Garip Yaratıklar (Aktaran: Adige Batur)

Acayip Mahlûklar ve Garip Yaratıklar (Aktaran: Adige Batur)

ACAİBÜ’L MAHLÛKAT VE GARAİB-İ MEVCUDAT *

Âlemde görmüş ve işitilmiş ne kadar acayip şey varsa bu kitabın içinde zikrettik. Hiç kimse cihanı baştanbaşa gezemez, işte bunun için insanlar görmediklerini görsün, âlemin garipliklerinden ve cihanın insana sunduğu armağanlarından bilmedikleri ne varsa öğrensin. Bundan dolayı kitabın adını Acayibü’l Mahlûkat ve Garayib-i Mevcudat koydum. Ta ki okuyanlar Allahu Te’ala’nın yarattığı acayipleri ve mevcudatının garipliklerini görsünler ve bu acayip şeylere bakıp tefekkür etsinler. Zira Peygamber Aleyhi’s-selam buyurur ki: “Hak Te’ala’nın hakkında tefekküre etmek, altmış yıl ibadet etmekten daha hayırlıdır.”

HİKÂYE

İskender âlemi dolaştı; cihanı baştanbaşa gezdi ve türlü türlü ilimler öğrendi. Hint padişahı Keyd, ona tabi olmadı. İskender mektup yazarak ona dedi ki:
“Bana tabi ol! Eğer tabi olmazsan diğer padişahlara yaptığım gibi seni de zorla kendime tabi ederim.”
Padişah Keyd İskender’e mektup yazarak “Bütün dünyayı fethettin, benim vilayetimi bile aldın, bu fani dünyaya ne diye değer veriyorsun?” dedi.
İskender “Sen neye kıymet verirsin?” dedi.
Padişah şöyle cevapladı: “Ben ilme değer veririm, sen benim ilmimi bilmezsin lakin ben sana iki âlim gönderiyorum; birisi filozoftur yani hikmet ilmini kemaliyle ile bilir ve diğeri de Tabip Harun’dur. Onlardan ilmi öğren.”

Keyd’in gönderdiği iki kişi İskender’in huzuruna çıktı. İskender bir küpü yağla tamamen doldurup filozofa gönderdi. Filozofa da bin tane iğneyi küpün içine yerleştirip tekrar İskender’e gönderdi. İskender iğneleri aldı, eritti, onlardan cilasız bir ayna yaptırıp yine filozofa gönderdi. Filozof aynayı aldı, üzerindeki örtüyü açtı, parlatıp tekrar geri gönderdi. İskender parlak aynayı görünce filozofu getirmelerini emretti. Huzura getirilen filozofa “Ben sana yağ gönderdim, bunun manası neydi?” dedi.

Filozof şöyle cevapladı: “Siz demek istediniz ki ben ilimle doluyum, aynı bu küpün yağ ile dolu olduğu gibi başkalarının ilminin benim ilmimin katında yeri yoktur. O küpte içindeki yağdan başka hiçbir şeye yer olmadığı gibi. Ben de iğneleri ona yerleştirerek, bin yerde küp içinde yer bulduğumu gösterdim. Sen iğneleri eritip, ayna yapmakla demek istedin ki benim gönlüm çok kan dökmekten katılaştı, eriyip katılaşan ayna gibi. Ben de aynayı açıp parlattım. Demek istedim ki senin katı yüreğini hikmet ve nasihat ile yumuşatayım, gönlünün pasını gidereyim.

Bundan sonra İskender Harun tabibi çağırmalarını emretti. İskender ona “Bütün hastalıkların başı nedir?” diye sordu. Harun tabip şöyle cevap verdi:
“Kişinin yediği şeyin faydalı mı zararlı mı olduğunu bilmemesidir.”
Sonra İskender “Bütün ilaçların başı nedir?” diye sordu.
Tabip “Kişinin yediği şeyi bilmesi bütün ilaçların başıdır. Ey Melik sana bir macun hazırlayayım, onu yediğin zaman sana zararlı olacak yiyecekleri canın çekmez.” dedi.
İskender “Bu büyük bir iddiadır.” dedi. Bu söz üzerine Harun tabip bir macun hazırladı. Bu macunu yedikten sonra zararlı yiyecekleri İskender’in canı çekmedi.

HİKÂYE

Rivayet odur ki İskender bir gün tuvalete girdi. Orada ansızın çirkin bir suret gördü ki İskender’e sert sert bakıyordu. İskender ondan korktu, “Sen kimsin?” dedi.
“Ben eksilticiyim, senin içine girmek için geldim.” diyerek bir anda sıçrayıp İskender’in bedenine girdi. İskender aceleyle tuvaletten çıktı. Harun tabip niye sarardın, diye sordu. İskender bilmiyorum diyerek durumunu gizledi lakin günden güne zayıfladı. Bir gün tabip “Ben senin illetini iyileştirmek için gelmişken sen derdini neden gizlersin?” deyince İskender de “Madem benim illetim vardır neden tedavi etmezsin?” dedi.

Bunun üzerine tabip bir ilaç hazırlayıp İskender’e getirdi. İskender kalkıp tuvalete vardı. O çirkin sureti orada yine gördü. İskender’e “Ben senden gittim.” dedi. İskender neden gittiğini sorunca dedi ki “Bu tabip öyle bir ilaç hazırladı ki eğer sen onu içersen ben derhal yanar yok olurum.”

İskender dışarı çıktı. Tabip, İskender’i görünce derhal şişedeki ilacı döktü. İskender “Neden döktün?” deyince Tabip şöyle cevap verdi “Sen tuvalete girip çıkınca gördüm ki illet kaybolmuş, onun için döktüm.”
İskender bu bilgenin ilmine çok şaşırdı: “O padişah olan Keyd anlayışlı ve bilgili biri olmasaydı böyle ilim adamlarını yanına toplamazdı.” dedi.

Bundan sonra âlimlere kendi nazarında çok hürmet gösterdi. “Âlimlerin kıymeti, benim nazarımda cihanın bütün hazinelerinden daha kıymetlidir. Zira Hak Teâla buyurdu ki ‘Ey Muhammed (s.a.v.) hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’”

HİKÂYE

Derler ki İskender bir gün ecelin nerde geleceğini merak etti. Âlimlerinden birisi şöyle dedi: “Yerin demir göğün altın olduğu bir yerde İskender’e ecel sana erişecek.” Vakit odur ki bir gün İskender Damugan şehrine geldi. Oradaki çölde hastalanınca altına bir demir bir zırhı serdiler. İskender onun üzerine yattı ve altın kalkan getirip gölgelik yaptılar. İskender bu duruma bakıp âlimlerinin kendisine daha önce bildirdikleri işareti gördü: “Yer demir, gök altın ola, o vakit ecelin yaklaşmış olur.”

Bunu anlayınca annesi Amuriyye’yi çağırıp şöyle dedi:
“Bil ki ey benim başımın tacı ve şefaatçi annem, bu cihanın anası odur ve atası yokluktur, kimin yanında bir emanet varsa onu istenildiğinde sahibine vermesi gerektir. Ve ay dönüp tamam olup dolunay olsa yine ilk haline dönmelidir. Ve ölüm bir yağmurdur ki her yere yağar. Eğer benim saltanatım benden giderse geriye sadece ilmim baki kalır. Her evlat Allah katında annesine emanettir ve emaneti sahibine teslim etmek gerekir. Benden sana selam olsun ki benim için sabır edesin ve bilesin ki ne yaparsan yap sonradan pişman olmayasın ve yine bil ki ey benim annem, bütün bilgim ve saltanatıma rağmen beni ecel beni alıyorsa seni de şeksiz şüphesiz alacaktır. Ben sana erişemezsem bile muhakkak ki sen bana erişeceksin.”

Bu hikâyeden maksat şudur ki memleket ve saltanat kimseye baki kalmaz. Bunlarla övünmemek gerek. Sadece ilim ve tevazuya değer vermek gerek.

 * Eserin yazarı olan Zekeriya bin Mahmut el Kazvini (D. 1202 – Ö. 1283 ) matematik, fizik, astronomi, coğrafya ve jeoloji bilginidir. Eser, 15. yy.da Rüknettin Ahmet tarafından Osmanlı Türkçesine tercüme edilmiştir.

Adige Batur

Adige Batur

Yazar - Egitimci at Fakirane.org
Seksen doğumlu... Kökleri şairi bol bir memlekete dayansa da Gazi şehirde dünyaya geldi... Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir.
Edebiyat eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak geçirdi. Parlak bir öğrenci değildi.
İstanbul'a ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi... Bir kızı bir oğlu var.
Öğretmen oldu. Özel eğitim kurumlarında çalıştı, çalışıyor...
Hüsn-ü Hat talebesi...
Hikayeye merak sarmış olsa da şiir, her zaman başucunda. Yazabildiğine seviniyor, "Yazdıran" a şükrediyor...
Adige Batur

Latest posts by Adige Batur (see all)

About author

Adige Batur

Seksen doğumlu... Kökleri şairi bol bir memlekete dayansa da Gazi şehirde dünyaya geldi... Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir. Edebiyat eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak geçirdi. Parlak bir öğrenci değildi. İstanbul'a ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi... Bir kızı bir oğlu var. Öğretmen oldu. Özel eğitim kurumlarında çalıştı, çalışıyor... Hüsn-ü Hat talebesi... Hikayeye merak sarmış olsa da şiir, her zaman başucunda. Yazabildiğine seviniyor, "Yazdıran" a şükrediyor...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv