Ah Durağı – Gülnaz Eliaçık

Ah Durağı – Gülnaz Eliaçık

Yürümek. Bir kalp çarpıntısının gölgesinde, uygun adımları birbirine teyellemek.  Yorulmak sonra, ağrılı bir yaşam düşünden gözlerini kaldırmak, bakmak, bakmak, mütemadiyen bakmak bir çift gözün içine… Bütün tanımlar yaşamak ritüelinin bir albenisi,  bir öteleyicisi hükmünde.

Neresinde duruyorum vuslat menzilimin, yolumun ne kadarını aldım henüz bilinmezler içinde. Artık soru sormak alıştırması yok dilimde. Cevaplar, cevaplar ve düz cümleler saklıyorum içimde. Ama tüm yüklemler özne kılığında çıkıyor karşıma. Kelimeler bile bir kandırmacanın içinde. Nerede nefes alacağız öyleyse? Yaşam alanımız neresi? Kimdir, bizi bizden öte bize anlatacak dilin sahibi?  Saçlarımızı okşayan rüzgârın, tenimizi öpen yağmurun sahibi, sahibimiz değil miydi sahi?  Ve iyi ki bütün dünya kimsesizliğimize, nokta niyetiyle bir sahip var. Evet, var!

 Sahipsizlik bir ruhun önünde en büyük duvardır aslında.  Kar yağarken insan güneşten yana kimsesiz hissediyor kendini mesela,  güneş tepemizdeyken rüzgârın yokluğu, bulutun görünmezliği bir kimsesizlik mesafesinde karşımızda duruyor.  Hâlbuki gördüğümüz gibi değil hiçbir şey. Ya da baktığımız gördüğümüz değil aslında! Bakmakla görmek arasındaki Araf köprüsünden çıkıyor sesim, bir ah durağında bekliyorum mütemadiyen, kalbime dolan tüm ahları cümlelerin nemiyle silmek telaşı benimkisi, fazlası değil, hiç fazlası olmadı zaten hatta mütemadiyen hep yeteri kadardı her şey!

Ama yetmedi. Yetmeliydi. Yetemedi…

İnsanın kendine tahammülsüzlüğü bir sürek avı hükmünde.   Ruhunuzu sürekli kalbinizin rendesinde yontuyorsanız, içinizdeki ayak seslerini işitme kat sayısınız artmış demektir.  Kendinizi ölürken veya doğarken aynanın diğer ucundan yazıyorsanız yalnızsınız ve yalnızlık, onca kabalığın içinde, ruhunuza çatal iğneyle tutturulmuş bir nişandır.  Ve siz, mütemadiyen bu nişan sol göğsünüzün üzerine hiç takılmamış gibi davranırsınız. Yok hükmünde saymak, varlığın idrakinde olmaktan daha kolaydır her dem. Varsaymak yorucudur hem. Kimse yorulmak istemez. Kimse, kimseyi yormak istemez kimsesizliğiyle… Sahi kimsesiz değildik biz değil mi, idrak etmek artimetiksel bir işlem kadar karışık olsa da formülünü bulduğunuzda çözülemeyecek bir mesele değil bu da! Dua formülüze edebilir belki idrakimizdeki düğümü, çözülebilir sonra kendiliğinden bu kimsesizlik meselesi. Sonrası hayatı kabullenmek olarak kalır avuçlarımızda, işte o zaman yalnızlık uçucu bir madde hükmündedir ruhumuzda.

Yaratılan her şey bir aidiyet duygusu taşıyor kalbinde. Bildiğim tek şey bu! Güneş ve ay mesela mütemadiyen göğün emzirdiği çocuklardır. Her açan çiçek bir dalın bağrına gömer içini. Her dal bir ağaç kökünden sürgün yer kendine. Balıklar suyun ruhunda zikirdedir mesela ve insan bu dünyada, sürgün yerinde bir yerli edasıyla dolaşmaktadır!

Dünya kalbine ah doldurma yeriyse, içimdeki tüm ağırlıkları kalbimin coğrafyasında eritmek istiyorum, sadece kelimeler eritiyor yerinden kalkmaz bu ağırlıkları, sonra söz, sesimin ritmiyle uydurduğum tüm sözler, kendini yeniden çıktığı yere -kalbime- atacak bir şiir arıyor.  İnsan en çok kendini arıyor, aramak bulmak demek diyorlar, bulmak aramak… Ve insan etten ve kemikten bir duvar olarak, aynı ham maddeye sahip bir istinat duvarı istiyor kendine. Hiç durmadan istiyor. İstemek, insanın kalbine bahşedilen en büyük nimet bu dünyada.    Bu kadarı yetercilerden, daha fazlacılara, olmasa da olurculara, olsunculara, olmazsa olmazcılara… Dünya herkese yetiyor aslında ama insanın içine kendinden gitmek duygusu gelip bağdaş kuruyor yine de! Gitmek meselesi içinizin kabuk bağlayan yaralarını koparmaya uğraşıyor, uğraşıyor ki kanasın ah izleri, kanasın ve bırakmasın peşimizi. Biz kaçalım, onlar kovalasın. Kaybolalım yaralarımızın yeşerdiği yerden, çiçeklendirmeyelim. Sürekli bir budama düşüyle, elimize kelimelerden makaslar alıp budayalım tüm yaralarımızı. Onca birikmiş yenilgiye bir yenisini eklemesin şu gitmek telaşı…

 Yaralar, kendine kabuğunu tamir edecek bir el arar aslında.  Ve bazı yaraların tamiri, bazı cümlelerin “ol” hükmünde ruha gelişiyle olur. İşte o zaman, tam o zaman, kalbin aklını inkâr etmek yok hükmündedir. İçimize giren gitmek soğukluğunu yeni gelişlerin nazarlığı yaparak yürüyelim yola, unutmak şifa, kalbe ve akla! Alışmak, unutmak cümlesinin belirtili nesnesi hükmünde takılıp kalmış zihnimize. Yürüyoruz kendi içimizde, bütün adımlarımız tek olana varmak için. Bütün adımlar özümüzde mayalan güzelliğin farkında olmak için.

Dünya bir ah durağı aslında, kalbimizde mayaladığımız tüm sancıları gelecek olan otobüse verir gideriz. Gitmek ön sözdür yaşamak kitabında ve kalmak, kalabilmek… Bahşedilen yaşam nimetini tümüyle sahiplenip mutlu olabilmek zor değil aslında;

Tut elimden şimdi

Bu durak, beklemek yaralarının salıncağıdır

Kim göğe kadar uçurursa kalbimi

Ah durağında bekleme sırası ondadır!

Gülnaz Eliaçık

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.
Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.
Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü vereniçine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman.
Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine!
Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu.
Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi.
Beş yıl boyunca, çeşitli özeleğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede...
Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında.
Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe...
En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...
Gülnaz Eliaçık

Latest posts by Gülnaz Eliaçık (see all)

Tagged with:

About author

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu. Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı. Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü veren içine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman. Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine! Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu. Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi. Beş yıl boyunca, çeşitli özel eğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede... Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında. Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe... En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv