Aliya’nn Özsavunması ya da Adalet Bağlamında Aliya  – Hasan Bozdaş

Aliya’nn Özsavunması ya da Adalet Bağlamında Aliya – Hasan Bozdaş

Öndeyiş

 “Bu dünya ayılacak.”

Nefretle sarhoş olan dünyanın bir iç kurtarıcısı. “Balık, suyun hâkimi olmayı başarabilecek midir?” diye de sormayı ihmal etmedi. Aliya bunun cevabını biliyor aslında.

Romalılar bilmiyordu. Şüphesiz adaleti de Romalılar icat etmedi. Ama bir şekilde hukuk adını verdiğimiz normlar destesinin adalete hizmet etmesi gerektiğini düşündük. Romalılar bugüne de şeklini veren kanunlar yaptı. İnsanlar düzelmedi. Çünkü bir öze dayandırmamıştık.

Fiat iustitia nec pereat mundus ya da adalet yerini bulsun ki dünya yıkılmasın. Freud, kıyamete mal olsa da adaletin gelmesinden taraf olduğunu söylemişti.

“Tanrısız bir kâinat, bana anlamdan yoksun görünmüştür her zaman.” Bu, komünizme olan tepkisi değildi yalnızca Aliya’nın. Tanrısız bir kâinat başıboş insanlar demekti, sorumluluklardan kurtulmak ya da birbirinin kurdu olmak.  Barışın portresi, adalet için savaşmadan adaletin elde edilemeyeceğini söylüyordu. Özgürlük de hediye edilebilecek bir vakıa değildi, bir çaba gerektiriyordu.

Aliya’nın inandığı kitap adaleti her şeyin önünde bulundurdu. Hakem olarak da Tanrıyı tuttu.  “Kur’an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O’na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır.” Aliya’nın bugün anmakta olduğumuz adalet anlayışı ve örnek idareci portresinin kaynağı Kur’an’dır. Söyledikleri, İslam’ın öğretilerinden ayrı değildir. Aliya’yı tanımlayabilmek, İslami kimliği olmaksızın eksiktir.

Henry Lemi’nin verdiği koordinatlara göre, Avrupa’nın tam da öldüğü yerdedir Aliya. Bir fikirdir dediği Bosna’nın kendisidir, çünkü Bosna, birlikte yaşama fikridir. Fatih’le birlikte İslamlaşan Bosna ve Müslüman Boşnakların, yeni dünyanın utandığı bir sınavda hala başı dik yürüdükleri gerçeğidir. Aliya’nın, Bosna’nın şansı olmadığını kim söyleyebilir. Tarih, bütün insanlara ihanet ettiği gibi bugün Aliya da kendi halkını ölüme sürmekten, başarısız bir komutan olmaktan dolayı suçlanmaktadır. Oysa Bosna Soykırımı o kadar göz önünde gerçekleşen bir yaşanmışlıktır ki Batı, kendini aklama zahmetine hiç girmemiştir bile.

Aliya

Bosna’yı veya Aliya’yı 1992-1995 yılları arasına sıkıştıramayız. Çünkü Müslümanlar ile diğerlerinin savaşı yeni değildi, İkinci Dünya Savaşı’nda faşizm taraftarı Hırvatlar ile komünizm taraftarı Sırpların mücadelesinde de ezilenler her zamanki gibi Müslümanlardı. Taraf olmayı reddetmelerine rağmen kutsalları zarar gördü, soykırıma uğradılar, sürüldüler. Hırvatlar, kendi yanlarında görmek için onlar adına camii bile dikti. Adı Führer’di.

Aliya o sırada Genç Müslümanlarla beraber fikri anlamda koşturuyor, ideal bir düzenin taşlarını diziyordu. 1945’e gelindiğinde Hitler kaybetti, Tito Yugoslavya oldu, ertesi yıl Aliya cezaevine girdi ve Bosna kazandı. Komünizm, kendisinden başka hiçbir düşünceye müsamaha göstermiyordu Yugoslavya’da. Müslüman Gençler de bundan nasibini aldı ve Aliya ile arkadaşları cezaevi ile tanıştı. Onlar cezaevindeyken Müslüman Gençler’in önde gelen diğer isimleri ise idam edildi. Aliya iyi ki cezaevindeydi, çünkü Bosna kazandı.

17 yaşında İslam’ı yeniden keşfettiğini söyleyen, felsefe, sosyoloji, edebiyat ve diğer sosyal bilimlere ileri derecede hâkim Aliya, hem komünizmden hem faşizmden nefret ediyordu. Materyalist ve idealist düşünce yerine İslami dünya görüşü diyordu.

1949’da cezaevinden çıktı, 1956’da hukuk fakültesinden mezun oldu. 1964’te avukatlığa başladı. 1969 yılında yazdığı İslam Deklerasyonu tüm dünyada ses getirdi, Aliya’nın fikirleri Bosna’ya sığmıyordu. Doğu-Batı Arasında İslam ile birlikte komünist rejimin hedefi haline geldi. 1983 yılında gözaltına alındı, 4 ay tek kişilik hücrede kaldı. Rejimi değiştirmeye yönelik eylemlerden suçlanıyordu, eylemler ise fikirden öte değildi. Tito portresinin gölgesindeki mahkeme salonunda 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 6 yıl cezaevinde kaldıktan sonra çıkan afla serbest kaldı.

Cezaevinden çıktıktan sonra Demokratik Eylem Partisi(SDA)’ni kurdu. 1992’de cumhurbaşkanı seçildiğinde Yugoslavya sallantıdaydı. Tito’nun ölümünün ardından Hırvatistan ve Slovenya ayrıldı. Aliya da bağımsızlık fikrini referanduma götürdü. Çünkü Bilge Kral, diğerlerinin olmadığı bir Yugoslavya’da Sırpların Bosna’yı nasıl sindireceğini biliyordu. Halk bağımsızlıktan yana tavır koydu. Sırplar, Yugoslavya ‘Büyük Sırbistan’ olsun ideali için buna şiddetle karşı çıktı. Bosnalı Sırplar da Sırbistan’dan taraftı. Bu süreçte Bosna’daki Sırplara 70.000 kadar hafif ve ağır silah dağıtıldı. Çok geçmeden Bosna hem içten hem dıştan işgal edildi. Bosna’nın kendi ordusu yoktu. Boşnak milisler kendi aralarında örgütlenerek Sırp Çetniklere karşı savaşıyordu. Aliya bir düzenli ordu da kurdu. 1995’e gelindiğinde Aliya’nın ordusu hiç kimsenin beklemediği bir direniş gösterdi ve Aliya, Dayton masasına çağrıldı. Adil olmayan bir anlaşmaydı belki ama eve “Savaşa devam ediyoruz.” cümlesiyle dönmek istemiyordu. Bunun bir de dünyaya çevrili yüzü vardı, Aliya barışı reddedecek olsa, savaşı tercih ettiği anlamına gelecekti ki İslam’ı kirletmekten korkuyordu.

Tanımak

Yugoslavya ya da iç ülkeler: Bosna, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya. Dağılmaması için en başta çaba gösterenlerdendi Aliya. “Yugoslavya Hükümetini diyemem ama Yugoslavya’yı çok severim. Fakat itiraf edeyim ki özgürlüğü daha çok severim.” Hırvat ve Slovenlerin bağımsızlığı ile birlikte, Sırpların kendilerine hayat hakkı tanımayacağını bildiği için bir riskti aslında bağımsızlık referandumu.

200.000’in üzerinde Boşnak öldürüldü, var olan nüfusun %10’uydu. Bugün soykırım olarak andığımız bu.  Parklar dahi mezarlığa çevrildi. 600’ün üzerinde cami, kütüphane yıkıldı. Milyonlarca kitap bugün Saraybosna toprağı artık. Yalnızca Saraybosna’ya 500 bin’in üzerinde bomba yağdı 4 yılda. Aliya, kendisiyle görüşmek isteyen muhabirlerin yanına kendi gidiyordu. İnsanlar, bombalar altında koştururken devlet başkanlarını görüyordu: “Korkmuyor musunuz başkanım?” -“Elbette korkuyorum, çünkü ben de bir insanım.”  

Komünist Sırplar, Nazilerin 2. Dünya Savaşı’nda gerçekleştirdiği vahşetin aynısını Boşnaklara gösterdi. Soykırım, toplu mezarlar, toplama kampları… Sadece Saraybosna’da 30 civarında toplama kampı vardı.  Hastaneler, pazar yerleri, meydanlar, çocuklar ve anneler bir ideal uğruna zevkle bombalandı. Zevkle bombalandı çünkü kasap Karadziç, Lahey’de ceza yerine ödül istiyordu.

Oysa Aliya kendileriyle savaşan Sırp veya Hırvatları hiçbir zaman ulus olarak hedefe koymamıştır. Daima, cellatlar ve masumlar diyerek iki ayrı topluluktan bahsetmiştir. Yaşananların Sırp halkının değil zalimlerin bir eylemi olduğunu ifade etmiştir. Şu sözleri ibret vericidir: “Katledilen masum kadın ve çocuklar hangi milliyete ait olurlarsa olsunlar, aynı türe aittirler. Bu sebeple hem Müslüman mezarlarına, hem de Sırp mezarlarına çiçek koymamızı öneriyorum.”

Aliya’yı tanımak, Bosna’yı tanımaktan, şartları tanımaktan geçer. Sırpların ‘Büyük Sırbistan’ hayali, Aliya liderliğindeki Demokratik Eylem Partisi’nin bağımsızlıktan başka bir yol öngörememesi, Sırp aşırılara karşı Hırvatlarla birlikte mücadele eden Müslümanların, bir anda Sırp ve Hırvatların ortak hedefi haline gelmesi… Oysa Bosna birlikte yaşama idealiydi. Aliya bunu söylüyordu: “Bosna’nın Sırp olduğunu söyleyenler ve onun Hırvat olduğunu ifade edenler vardır. Ancak -neden söylenmesin ki- aynı saldırganlıkla, Bosna’nın sadece Müslüman olduğunu söyleyenler de vardır. Bu üç iddiayı da biz aynı kararlılıkla reddediyoruz.” Aliya, medeni hayat konseptinden bahsediyordu ve bunu da hem camiden ezan, hem kiliseden çan sesinin duyulduğu bir konsept olarak belirtiyordu. Bosnalı 3 halktan herhangi birinin ikinci sınıf muamelesi gördüğü takdirde, bunu kendi başarısızlığı görüp bir gün dahi görevinde kalmayacağını belirtiyordu.

Aliya, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Genç Müslümanlar Teşkilatı olarak ne Hırvatların ne de Sırpların yanında, ne komünistlerin ne de faşistlerin şemsiyesi altında olmadıklarının daima altını çizmiştir. Birbirlerine yönelik gerçekleştirdikleri katliamları da her fırsatta kınamıştır. Bu katliamlarda yer almamak için diğer teşkilat üyesi arkadaşları gibi Aliya da asker kaçağı durumuna düşmüştür. “Çocuklarımızı o savaşa göndermeyi reddettik. Çünkü bu savaş kurtuluş savaşı değildir. Bu şekilde biz çok sayıda insanımızın canını ve ruhunu kurtarmış olduk: Hayatlarını kurtardık çünkü öldürülmediler, ruhlarını kurtardık çünkü öldürmediler! Yani ne kurban ne de cellat olmalarına izin verdik.” Yine aynı bağlamda “Biz bu savaşta tarafsız kalmaya karar verdik ve bunu ilan ettik, çünkü bu savaş kirli kardeş savaşıdır ve biz ellerimizi kirletmek istemiyoruz.” ifadesini kullanmıştır.

Aliya bir avukattır aynı zamanda. Hukuku bir meslek olarak değil, yaşam tercihi ve felsefe olarak görmüştür. Hukuk, toplumsal dönüşümde en büyük kilit rollerden birini üstlenmektedir çünkü. Hukuk adalete hizmet etmese de Aliya gibi hukukçular bunu idealize ederler. Aliya, yaşamının toplamda 9 yılını cezaevinde geçirmiştir. Bunun son 6 yılı, en önemli kitaplarını yayımladıktan sonra Foça’da geçmiştir. 6 yıl boyunca duvarların arkasını görmemiş, dünyayla tek irtibatını çocuklarıyla olan mektuplaşmaları sağlamıştır. Aliya’nın bu dönemde yazmış olduğu ‘Özgürlüğe Kaçışım’ isimli kitabını diğerlerinden daha çok önemsiyorum. Kendini dinlediği bir dönemin ürünüdür, Aliya’ya ilişkin daha çok ipucu vermektedir. (Cezaevinde yatan müvekkilleri ziyaret ettiğimde karşılaşıyorum cezaevi birikimiyle. Uzun sürüyor bazı görüşmelerim, gözlem yapıyorum. Cezaevinin insanda yarattığı tahribat veya diğer şeyler… Yabancı dil öğreniyorlar, kitap okuyorlar, benden daha çok okuyorlar ve görüşmelerde benden daha birikimli insanlarla muhatap olduğumun farkına varıyorum.  Ben, “Müvekkil 36 yıl tek başına bir hücrede kalacağına ölsün.” derken –bunu şefkatle söylüyorum- Bosna’dan Aliya çıktı. Dünyanın hemen her yerinde tarihe büyük puntolarla yazılan liderlerin cezaevlerinden çıkması tesadüf mü? Aliya, parti programını açıkladığında ilk belirttiği vaatlerden biri “Bütün siyasi mahkûmları serbest bırakacağız.” olmuştu.)

Gelecekteki Bosna’yı cezaevinde çok iyi düşünmüş olmalı. Gelecekteki Bosna, eşit ve özgür vatandaşların, halkların cumhuriyetiydi. Sansürlerin, siyasi mahkûmların olmadığı, iktidarın ne mutlak güç sahibi ne de aciz olduğu, bağımsız yargı ve bağımsız medyanın olduğu bir ülkeydi.  Aliya, Bosna’da hiç kimsenin dininden, ırkından veya siyasi düşüncesinden ötürü takibata uğramayacağının sözünü verdi. Nitekim savaşın başında ülkedeki 6 siyasi parti savaş sonunda 12’ye çıkmıştı. Aliya’nın cumhurbaşkanlığı döneminde gazeteler sansür yemedi, siyasi tutuklama ve yargılama yapılmadı. Her fırsatta eleştirilmesine rağmen, hiçbir gazetecinin bundan ötürü soruşturulmasını talep etmedi.

Aliya bir direnişin portresidir aynı zamanda. Bu onurlu direniş, karşısında masumları değil kendileri ile savaşanları görmüştür yalnızca. “Müslüman halk kimseye elini kaldırmayacaktır. Aynı sevinçle ilan ediyorum ki güçlü bir şekilde kendini savunacaktır, yani yok olmayacaktır.”

Aliya, adaletinin en asgarisine dahi inandığı barış masasından çekilmemiştir. Çünkü ona göre barış kendilerinin şansıdır, savaş ise karşı tarafın. Ülkesi güçsüzdür, ambargo altındadır, dışarıdan yanlarında ölmek için gelen bir avuç Müslüman vardır Selami Yurdan gibi. Bunun haricinde Avrupa fikrinin kendisiyle nasıl çeliştiğinin minyatürüdür Bosna Savaşı.  “Bosna Hersek bir Avrupa devleti, halkı da Avrupa halkıdır. Bize gelen kötülük Asya değil Avrupa kaynaklıdır. Saldırgan kendisinde iki zehri birleştirmiştir: Faşizm ve Bolşevizm. Her ikisi de Avrupa mamulüdür.”

Bir savaşta gerçekleşebilecek vahşetin tamamı Bosna savaşında veya daha doğru ifadeyle Bosna soykırımında gerçekleşmiştir. Aliya, bir üniformalı kişiyi öldürmek için sivillerin bombardımana tutulmasını neyin haklı çıkaracağını bilmemektedir. Ona göre savaş bile vahşet olmamalıdır. Savaşta medeniyet ve insanlık, gerçekten de Bosna’nın tarafında kalmıştır. Bu yüzden de zulüm ve vahşet üzerine kurulu bütün faşist düzenler yıkılmaya mahkumdur. Avrupa, kadın ve çocukların Müslümanlar tarafından öldürülmesini beklerken bir şok yaşamıştır. Çünkü Aliya, Avrupalıların kitaplarında Müslümanların böyle insanlar olarak yazılı olduğunu belirtmektedir. “Bir yere gittiğimde çifte şeref duymaktayım. Birincisi, böyle olağandışı bir ısrar ve cesaret gösteren bir millete, ikincisi de her şeye rağmen sınav dolu bu faciada yüzünü kirletmemiş olan halka ait olduğum için. Bu ordu ve halkın yüzünü kirletmemeye gayret gösterin.” Sonrasında hiçbir yere başı eğik gitmediğini söylemiştir Aliya. Çünkü ihtiyar, kadın ve çocuk öldürmemişlerdir. Kutsal yerlere saldırmamışlardır. Oysa düşman, Batı medeniyeti adına bunların tümünü yapmıştır.

Birçok konuşmasında Aliya’nın ölçülü kalınması telkinlerine verdiği önemi görmek mümkündür. “Buradan gider ve askerlere bazı şeyleri anlatırsınız. İşte bunları anlatın. Asla zayıflara saldırmamaları gerekir. Eğer halk ordusu olmazsak, halkın bizden korkmadığı bir ordu olana kadar biz zafere ulaşamayız. Halkın korktuğu ordunun vay haline. O ordu muzaffer olamaz.”

“Düşmanlarımıza gelince onlara adaletli davranmaktan başka borcumuz yok!”

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.” Bosna halkı ve başkomutan Aliya, intikam peşinde koşmuş olsaydı şüphesiz Bosna’da dengeler çok farklı şekilde değişmiş olacaktı. Sırplar’a karşı yanlarında savaşan kardeş Sırplar vardı her şeyden önce. İhanet edemezlerdi. Kimseyi mahkûm etme niyetinde olmadığını, ama kimseyi de affetme yetkisinin kendisine verilmediğini belirtiyordu. Öyle zulümler yaşanmıştı ki, dünya onlardan bir intikam bekliyordu. Onlar ise hoşgörüyü sundular. Nefrete nefretle cevap verilmiş olsaydı, hem ruhları hem Bosna zedelenecekti. “Allah bizi ağır sınavlara tabi tuttu. Bizleri, çoluğumuzu-çocuğumuzu boğazlıyorlar, camilerimizi yıkıyorlar, biz ise kadın ve çocuk katletmek, kiliseleri yıkmak istemiyoruz. Bazen münferit hadiseler olsa da biz bunu yapmayız çünkü bu bizim yolumuz değildir. Burada askerler de var ve ben bu fırsatı kullanmak istiyorum ve diyorum ki: Biz başkasının dinine, milliyetine, siyasi görüşüne saygı gösterdiğimiz ve bu zor zamanlarda demokrat kalmaya daha doğrusu adam gibi olmaya çalıştığımız için muzaffer olacağız.”

Aliya hayatını kaybettiğinde 13 yaşında bir çocuktum. Bir tek Mostar Köprüsü’nün nasıl yıkıldığını hatırlıyorum Bosna’ya dair. Bugün Aliya’nın konuşmalarını, notlarını, yazdıklarını ve onun hakkında yazılanları okuyor ve Müslümanların artık nasıl olmadıklarını görüyorum: entelektüel, idealist ve adil..

About author

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv