Artık Noktanın Peşindeyim (Nazan Bekiroğlu)

 

Artık noktanın peşindeyimRöportaj: Kübra & Büşra Sönmezışık

“İkidebir”

Her okuru, eğer yazarın yazı dünyasını beğenirse; ne yer, nasıl yaşar merakı sarar. Aslında bu merak yazarın diğer insanlardan farklı olarak nasıl yaşıyor olduğunun merakıdır. Pek okur huzuruna çıkmayan ve okurla olan bağını kitaplarıyla kuvvetlendiren Nazan Bekiroğlu sabitelerle dolu hayat tarzından bahsederken 50 yaşının eklediği olgunluğunu önüne katarak ruhunu ve hislerini somut karekterler üzerinden anlattığı kitabı Nun Masalları’nı tekrar “özel baskı” ile görücüye çıkardı. Yüksek ökçeli kelamın sahibi, kalemi yazmaya muktedir kadınla okurun gözünden yazar ve yazarın gözünden okuru paylaştık.

On yıl sonra tekrar baskıda “Nun Masalları” Bundan on yıl önceki kuşakla şimdiki kuşağın arasındaki farklılığı da katarsak bu kitap yeni kuşağın neresinden yakalar?

Ne yazdıysam, yazma serüvenimin tamamına yayılan temel bir talepten bahsedeceksek eğer, değişenin değil değişmeyenin ne olduğunu düşünmeliyiz.

Nedir bu iki kuşak arasında ortak olan şey?

Dahası birçok asır önce ve birçok asır sonra da değişmeyecek olan. İşte bu bana Nun Masalları’na yeniden dönmek cesaretini veriyor.

Değişen nedir?

Çok şey değişti. Aslında değişim çok önceden başladı. Her değerin üzerine yerleştirilmiş bir ben duygusu. ‘Ben’ kendisini evrenin merkezi sayarsa bu ben’in doyurulması gün geçtikçe güçleşir ve onun doyurulması için her şey de feda edilir. Kısır bir döngü. O döngünün içinde şiddet, pornografi, küfür, vahşet, sapkınlık, kötülük yeni bir cazibe alanı olarak yoklanır, onların enerjisinden medet umulur. Felsefesi yapılır, yüceltilir. Farklılığın cazibesinden beslenilir. Diğer yandan bu enerjisi bol alanlar popüler kültürün objeleri olarak da okşanır, köpürtülür…

Hiç umut yok mu?

Şimdi tablo ümitsiz gibi görünebilir insanlık belki tarihinin çok az döneminde bu kadar rezilleşmiştir, denebilir. Ama değil. Bu insanlığın yazgısı olan mücadeledir. Bu böyledir. Ve hala devam eden bir “şey” vardır.

Nun Masalları aynanız mı? Okura fark ettirmek istediğiniz nedir?

Özel bin baskıdan söz ediyorsak hayır, benim aynam değil daha ziyade on yılın bilânçosu. Çemberin üzerinde döner gibi on yılın üzerinde döndük ve aynı yere geldik. Tekrar Nun Masalları’na dönüyor olmak bu çember gibi. On yılın bana yüklediği hayata dair çok farklı bilgiler var. Hayata artık yepyeni bilgilerlerle ve yorumlarla bakıyorum. Bu yüzden kendi iç dünyam adına da önemli.

Nun Masalları yazarın kendisiyle hesaplanışı gibi. Bu bir yazarın okuruyla hesaplaşması mıdır?

Yazarın samimiyetle iç dökmesi.

Samimiyet edebi eserin neresinde durur?

Samimiyet edebi eserde bıçak sırtı. Tek başına eseri edebi kılamaz. Tam tersine zaaftır. Hatıra defterini roman zannedebilirsiniz, kendi iç dökmenizi hikâye zannedebilirsiniz, bunlar çok tehlikeli şeyler. Ama diğer taraftan bütün büyük edebi eserleri de ayakta tutan samimiyettir.

Peki Nun Masalları’nın samimiyeti?

Nun Masalları’nı içtenlikli buluyorum ve onu hala bu kadar önemsemem bu inançtan kaynaklanıyor.

Hep defterlerime döneceğim ve defterlerime döndükçe çogalacak, büyüyecek ve var olacağım” diyor hattat. Buradaki defterden maksat, ömür evresinde kendine yönelişmi yoksa içinizdeki büyümenin bir nüshası mı?

Hattatın sancısı aslında bireyselleşmek. “Hiç kimsenin söylemediği şeyleri hiç kimsenin söylemediği biçimde söyleyeceğim” diyor. Müslüman cemaatin içinden bir figür ama aykırı bir algı tarzını yüklenmeye çalışıyor. Bu, bir yanıyla ben’im işte. Benim N yanım, nun değil. Bu bir sancı. Anlaşılma zorluğu çekmesi, onu sadece padişahın anlaması, hattatın da anlayacak olanı anlamaması. Kendi defterine kaydetmeye değer bulduğu şey bunların hepsi.

Nun Masalları’nı şimdi yazsaydınız nasıl yazardınız?

Fazla bir şey fark etmezdi. Benim his dünyam, dünya karşısındaki duruşum, onu algılayışım, yorumlayışım, estetiğim, kültürel kodlarım on yıl önce neyse şimdi de o. Tabii bir takım olgunluklarım var değerlerimdeki sıralamalarda bir takım değişiklikler var. Artık değerlerimin nelerin üzerinde olduklarına değil nelerin altında durduklarına dikkat ediyorum. Ama neticede şu an yazsaydım içerikle fazla oynamazdım. Bir olgunluk cilası geçirebilirdim üzerinden.

POPÜLERLİK GEÇER

Bir söyleşinizde ” hiçbir zaman genel geçer anlamda popüler bir yazar olmadım” demişsiniz. Bu algı eserin popüler olması mı yoksa yazarın popüler olması mı?

Her ikisi de. Bazen kitap yazardan bağımsız olarak popülerleşir, bazen de tam tersi olur, yazar kitaptan bağımsız olarak popülerleşebilir.

Popüler olma ihtimali sizi rahatsız mı ediyor?

Popülerlik hayli olumsuz algılanan bir kavram günümüzde. Bunun nedeni popüler kültür ölçeğinde gel-geç bir beğeniyi işaret etmesi. Ama bazen ciddi anlamda kalıcı olabilecek bir eserin üzerine de popülerlik halesi düşebilir. Neticede eseri popüler olduğu için peşinen dışlayamam. Popülerlik geçer ama sorulması gereken; geriye ne kalır? İhtimaller hesabı çıkar buradan: Her popüler eser kalıcı değildir, her kalıcı eser de popüler olmayabilir. Okuyucu zamana göre değişebiliyor.

Siz ne kadar değişiyorsunuz?

Okuyucunun değişimine ayak uydurulmamalı . Değişmeyen kıymetleri fark etmenin, anlamanın, bilmenin önemli. Anlatmak benim için anlamanın en kestirme yoludur ve yazmak da marifet elde etmenin bir biçimidir. Dolayısıyla yazar eğer mutlak sabitelerini belirleyebildiyse, orada ısrar eder. Bundan sonrası değişmek değil gelişmektir. Okuyucu da yazandaki bütün gelişmelere rağmen, o sabitelerin ortaklığında ise refakate devam eder. Değilse terk eder. Yollar ayrılır.

Kitaplarınız zamana odaklı değil. Sanki soyut bir düzlemde. Hangi zamana aitsiniz?

Bir zamana değil her zamana eşit mesafede duran bir bakış açısına sahip olmak niyeti bu. Tarih gibi görünüyor ama değil. İnsanî sabitelerin peşindeysem bu zaman ve mekânla, değişmemeli. Öyleyse hattatın on altıncı asırda yaşaması değil beni ilgilendiren, hattatın günümüzde yaşayan veya yirmi altıncı asırda yaşayacak olan bir insanla hangi müşterekleri taşıdığı önemli.

Öykünün hayatta işgal ettiği alan ne kadardır? Öykü hayatın neresindedir?

Ben içinde olmasını yeğlerim. Öyle olursa hayat yumuşar. Munisleşir. En azından öyle algılanmasını sağlayabilirim belki. Şimdilerde fark ediyorum ki hayatın kendisinden çok onu nasıl algıladığımız bizi biz, hayatımızı bizim hayatımız yapıyor.

Her insanın bir hayat öyküsü oluşuna dayanırsak öyküsüz hayat olmaz. Gerçek hayattaki öykü algısıyla kaleme alınan öykü arasındaki mesafe nedir?

Yazılan öyküyle hayatın içindeki öykü birbirinden uzaktır. Yaşam yazıya çevrildiği zaman değişir. Estetize edilir. Munisleştirilir. Katlanılır bir boyutta algılanması sağlanır, hem yazan hem okuyan için böyledir bu. Doğasının dışına çıkan şey bize acı verir. Estetize edersek onu tekrar doğasına döndürebiliriz. Onun için yazan ve okuyan aslında aynı niyeti besler. Neticede öykü hayatın sağaltım yollarından biri, şiirler ve şarkılar gibi. Başka türlü o ağrı geçmez. Fakat yine de hayat öyküye göre çok serttir.

ŞÜKÜR Kİ ÖLÜMLÜYÜZ

Öykülerinizdeki şiirsellik örgüsü hem öyküyü muhafaza etmek hem de şiire sahip çıkmak mı?

Değil. Şiirin benim kumaşıma uygun değil fark ettim ve çoktandır vaz geçtim. Ama öykülerde, romanda o şiirsel ırmak hep aktı. Nesrimdeki şiirsellik, ilk bakışta doğabilecek bir yanılgıyla, salt sese yaslanan bir şiirsellik değil. Bana göre şiirsellik imaj düşkünlüğümden kaynaklanıyor. Yani gerçeğin söze dönüşürken uğradığı o deformasyon. Peki bunu affedebiliyor muyum? Yani imaj olsun için mi her şey? Öyleyse affedemem. Ama değil. Öyle algıladığımı, öyle görüp, hissettiğimi ve yaşadığımı fark ettiğimden bu yana imajlarımla barışığım.

“Söylenecek sözüm var olduğu sürece söylerim, söyleyecek sözüm kalmadığında giderim” demişsiniz. Zaman’daki yazılarınızı bırakmanız gidiş mi?

Zaman’da yazmayı bırakmam evet bir bakıma söze vakit yetiştiremememle ilgiliydi. Her hafta bir yazı yazmak ağır geldi. Eskiden şunu söylerdim; “Her şeyi özetleyecek bir cümlem olsun”. Sonra bu, kelimeye düştü. Ama artık noktanın peşindeyim. Yani bu kadar çok anlatmak artık gereksiz olabilir ve ben artık anlatmak istemeyebilirim. Artık anlamış olabilirim. Ama hala anlattığıma bakılırsa, durum vahim.

YAZARLARI MERAK EDİYORUM

Yazarların geneli yalnızlık olgusundan bahseder. Aslında yazar kendisini mi yalnız bırakır?

Yalnızlığın bereketine inanıyorum. Çünkü bir tür görüş keskinliği sağlıyor.

Okurun yazarı sadece yazı dünyasında tanıyor olması, onun kişiliğine dair çok detaylı bilgiye sahip olmaması, bu yazar için bir avantajına mıdır?

Hiç önemli değil, yazar ister ortada olsun ister karanlıkta, aslolan eserdir. Biz ölüp gideriz ama geleceğe kalacak olan eserdir. Ben de yazarları merak ediyorum. Bazı kitapları okuduğum zaman gidip yazarıyla tanışmak istiyorum. Ama bu merakımızın nedeni “yazar” değil “şu eserin yazarı” olmalı.

Neden eser olmalı?

Eser olmazsa yazara kim kıymet verir ki? Niye versin ki? Kalemi tutan el emre tabi. Yazar kalbi kün emriyle muhatap. Ol denmiş ve bir şey olmuştur. Yani okuyucuda ” bu nasıl biri ki kalbi kün emriyle muhatap” merakı başladığında, onun yazara yönelmesini masum buluyorum. Okuyucunun bu en masum isteğine cevap verebilecek bir masumiyetle yazarın da karşı tarafta olmasını zafiyet olarak görmüyorum. Ama masumiyet bir anda sömürüye dönüşebiliyor.

Siz kimleri okuyorsunuz?

Dostoyevski ve Mevlana. İkisinden de hiç vaz geçmedim, geçemem.

Ölümü nasıl tasavvur ediyorsunuz?

Şükür ki ölümlüyüz.

“Aşk bilmekle olur, bulmak arkadan gelir”

“Aşk bilmekle olur, bulmak arkadan gelir” diyorsunuz. Aşk bulunduktan sonra bilinen bir olgu değil mi?

Aşkı eğer ezel hatırası olarak yorumluyorsam, ki aşkın tanımı artık bende sabittir ve bunun değişmesi de imkânsızdır, ezel tanışınızla karşılaşırsınız ve hatırlarsınız. Öyleyse bilmek zaten vardır ve hadise sadece o bilginin açığa çıkmasıdır. O yüzden bulmak sonradan gelir.Aslında her şey de öyle değil mi?

İstanbul beni üzüyor…

Türkiye’deki yazarların ve şairlerin ortak mekanıdır İstanbul. Trabzon’daki hayatınızdan İstanbul’un çehresi nasıl görünüyor?

Yaşadığım taşra kenti tam bana göre. İstanbul ara sıra gelmek için iyi. Gelmelisiniz ve İstanbul’un o yıpratıcı yoğunluğuna kapılmadan görmek istediğiniz çehresini görmelisiniz.

Farklı kültürlerinin bir arada olduğu büyük şehirler yazarlık için daha besleyici olamaz mı ?

Ama bunu yaşamak adına ne kadar çok şeyden fedakârlık etmek gerek. İstanbul beni üzüyor.

Neden üzüyor?

İstanbul istiap haddini çoktan aşmış bir şehir. Cümbüş içinde batan bir masal gemisine benziyor. Dört milyonluk bir şehirde bunun dört misli insan yaşarsa şehrin maddi manevi bütün organizması iflas etmiş değilse de en azından zedelenmiş demektir. Bu bahsettiğim, İstanbul değil aslında, İstanbul’un başka bir yüzü. Ve İstanbullular da bunun muztaribi.

Anne, eğitimci ve aynı zamanda yazar olmak. Bu geçişlerde keskin farklılıklar olmuyor mu?

Hayır. Bu bir kimliktir ve hayatın her merhalesine sirayet eder. O kimliğinizle yazarsınız, çorba pişirirsiniz, derse girersiniz ve annesinizdir. Sanatkârlık dediğimiz nedir ki? Hayata karşı özel bir duruştur. O özel duruş tarzıyla bütün bir hayatı yorumlamaya kalkıştığınızda, şu biraz evvel bahsi geçen hayatın hikâyesi meselesi, işte orada ağır bedeller ödüyorsunuz.

18.12. 2007

 

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

Latest posts by Fakirane (see all)

Tagged with:

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv