Aşk-ı Meşhut – Önder Selahaddin Canpolat

Aşk-ı Meşhut – Önder Selahaddin Canpolat

Sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş. Hastane ve adliyelerin gri koridorları oldum olası beni hep tedirgin etmiştir. Gri en sevdiğim renklerden biri olsa da. Haftanın ilk gününde bir adliye koridorunda olmamın sebebi ise sebepsiz yere bir yerlerde olmak ve sebepsiz şeyler yapmak olsa gerek diye düşündüm. Görünen o ki bu konuda yalnız değildim. Uzun boyu umursamaz tavrı ve yazın bu en olmaz zamanında bunca işin gücün arasında tebliğnamede yazılanların hiç bir şeyini anlamasa da gelmek zorunda olduğu boyun büküklüğünden anlaşılan mahcup Anadolu köylüsü. Yüzü kızgın güneşten yandığı halde sakal yerlerinde sabah gelmeden tıraş olduğunu gösterir beyazlık. Sanılanın aksine şalvar yerine göbeğine kadar çektiği kot pantolonu üstüne ütüsüz gri bir gömlek. Gri bu sefer tedirginlik yerine olunmaz bir boş vermişlik oluyordu. Filmini yapsam “İnce Mehmet” rolünü tereddütsüz teslim edeceğim insan diye içimden geçirdim. Eminim Yaşar Kemal olsa o da aynı şeyi düşünürdü. Az berisinde biri balıketli dedikleri hafif şişman diğeri de bizim cansız Ali’nin kader suyundan içmiş zayifcene iki kadın. Ali mi? Tebliğ mazbatasına davalı diye geçen talihsiz. Davalı: Ali Cansız. Üç kardeş olsalar gerek, bir miras davası belki. Belki de tarlanın yarısı Ali’ye diğer yarısı da iki kız kardeşe verilmiştir. Kız kardeşler de buna itiraz ediyordur. Haklılar da belki. Sezar’ın hakkı Sezar’a tanrının hakkı tanrıya ne de olsa.
Mahkeme kapısının önüne konulan tek sandalyeye oturan yaşlı bir adam. Tedirginliğini adliyenin gri koridorundan mı almış yoksa koridora tedirginliği onun mu vermiş olduğunu tefrik edemiyorum. Önünde ayakta bekleyen, çirkinliğiyle yüzde doksanı savurganlığı öğütleyen feminist dergilerinin “çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır.” tezini alaşağı eden sarı mı yoksa gri mi olduğuna karar veremediğim saçlı bir kadın. Dudağına gerekçesiz ve gereksiz yere sürülmüş ismini bilmediğim renkte bir ruj. Bir an için uluslararası ölçü ve tartı birimlerinin kabul edilmesi sırf kadının rujunun miktarını belirlemek için bile olsa büyük bir İnkılap ve devrim olduğu kanısına vardım. Bir kilo ağırlığında boya ile boyanmış dört yüz santimetre kare alanlı çirkin bir çehre. Yaşlı adam, her seferinde dışarı çıkan mübaşire kendisinin herkesten önce geldiğini kendisinden sonra gelenlerin kendisinden önce duruşmaya alınmasının adalet evinde yapılan büyük bir adaletsizlik olduğunu iddia ederken, gözümde adil bir müddei şahsiye dönüşüyordu. Buna mukabil mübaşirin, duruşmaya alınanların duruşma saatinin kendisininkinden önce olduğunu bu yüzden duruşma saatini beklemesini tekrarlaması ise onu tam bir müdafi umumi yapıyordu. İddia edildi müdafaa yapıldı. Karar, herkesin vicdanında kalsın…
Bizim müdafi umumi usanmış olacak ki bu sefer yaşlı adamla göz göze gelmemeye gayret ederek sesleniyor.
-Davacı, Zeynep Cansız. Davalı, Ali Cansız. Davacının tanığı, Serpil Canıhar. Bizim cansız Ali ve cürmeyn-i baş ardı sıra duruşma salonuna girdiler. Salonda yerlerine geçildi. Kimlik kontrolleri yapılıp kısaca dava anlatıldıktan sonra davacıya söz verildi. Yeşilçam Filmlerinden alışık olduğumuz yaşlı ve sevimli Hulusi Kentmen tarzının aksi olarak genç ve alımlı bir hakime vardı kürsüde. Emaneti daha önce sahibine vermiş olmasaydım kalbim ile aklım arasında bir harbi umumi başlaması an meselesiydi.
Davacı söze başladı:
-Hakime hanım(h’yi gırtlaktan çıkararak söylüyor) bu adam beni aldatıyor üstüme kuma(kafla) getirecek. Sihem diye bir kadını kuma getirecek.
Araya tanık giriyor:
-Evet, bu deve kuşu tipine bakmadan kuma getirecek. O da “kaf”la söylüyor k’yi. Hakime olaya müdahale ediyor. Tanığa sırasını beklemesini ikaz ederek Zeynep’e başıyla devam etmesini işaret ederek:
-Kim bu Sinem? Diye soruyor.
Davacı devam ediyor.
-Belli ki başka köyden bizim köyde Sinem isminde biri yok.
Hakime olaya müdahale ediyor.
-Peki, sizin köyden değilse sen nerden biliyorsun.
Davacı:
-Kendi söyledi.
Hakime:
-Nasıl yani itiraf mı etti?
Davacı:
-Yok, hakime hanım rüyasında söyledi.
Hakime başıyla devam etmesini belirti.
-Çolden öğlene doğru geldi. (Çol bilinen anlamıyla çöl değil, köyün yerleşik alanı dışında kalan özellikle hayvanların otlanması için ayrılan alanlar anlamında kullanılmaktadır.) Yemekten sonra uyudu ben de ceketini(ç ile)yıkamak için dereye gittim. Cebinde bir şey var mı yok mu diye cebine baktım. Naha da cebinden bu kâğıt çıktı. Büyük harflerle SİHEM yazıyordu. Altta da onu sevdiğini söyleyen cümleler yazıyordu. Tanık yine araya karışmaya yeltenmek isteyecekti ki hakime müdahale etti. Koşarak eve giderken Serpil’le karşılaştım. Durumu ona anlatarak birlikte eve gittik. Odaya girdiğimizde rüyasında “SİHEM, SİHEM” dediğini duyduk. Naha da Serpil şahit. Hakime burada Serpil’e bakarak “doğru mu?” Diye soruyor. Serpil’in aceleyle söze girmesi Necip Fazıl’ı haklı çıkarır cinsteydi.

Ne hasta bekle’mişti’ sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Serpil’in bu soruyu beklediği kadar.

Söze kısık sesle “deve kuşu” diyerek başlıyor. Ali’ye bakıyorum göz göze geliyoruz. Ali bir anda deve kuşuna dönüşüyor sanki. Uzun boyuna rağmen başı o kadar önüne eğiliyor ki nerdeyse başını yerin altına sokacaktı. Ah Ali deve kuşu Ali. Uç desem ‘ben deveyim uçamam’, kaç desem ‘ben kuşum kaçamam’ dersin. Ah Ali başı kuma gönlü kuma(y)a gömülü Ali.
-Zeynep’le odaya girdiğimizde bu deve kuşu “SİHEM, SİHEM!” deyip duruyordu.
Hakime olayın burasında tanığı dur dururak doğru duyup duymadığını sordu. Tanık elini kulağına götürerek kulağının üstündeki eşarbı eliyle kaldırıyor. “Naha da bu kulaklarla duydum. SİHEM diyordu.” Kulağını öyle bir açığa çıkarıyordu ki sanki o kulakların duyduğu sesler saklandığı iki kulak arasından çıkarak mahkeme salonunda “SİHEM, SİHEM!” diye yankılanacak ve hepimiz Ali’nin cürmüne ya da aşkına şahit alacağız. Bu sefer nikâh salonu yerine bir mahkeme salonu aşk-ı meşhut mahali olacaktı. Tanık devam ediyor…
Ben artık adeta alenen işlenmiş bir aşkın sanığı Ali’nin umursamaz bitse de gitsek durgunluğuna bakıp görücü usulü bir aşkın kırıntısını arıyorum. Bulduğum son görüşte bir aşk körlüğüydü Sihem’i gördükten sonra artık hiç bir şey görmeyen bir çift göz…
Hakime hanımın Ali’ye seslenmesiyle Sihem’i bırakıp mahkeme salonuna dönüyoruz. Ali, davayı da, davalı olmayı da çoktan unutmuş sevinçle o meşhur mektubun tekrar bulunmasının yüreğinde oluşturduğu sevinçle ayağa kalkıp ileri doğru yürüyor. Deve kuşu Ali uçabilirdi artık, o bir kuştu. Mektup hakimenin eline ulaşmış hakime Ali’ye mektubu göstererek mektubu kendisinin yazıp yazmadığını sorguluyor. Ali ise mektubu kendisinin yazmadığını söylüyor. Arkadan ‘yalançi, yalançi’ bağırışları…
Ortalık sakinleştikten sonra Ali anlatmaya başlıyor.
-Hakime hanım, mektubu ben yazmadım, muallim efendiler yazdı. Olayı doğru dürüst anlatması ikazıyla karşılaşınca yüzündeki sevinç yerini utanca bırakıyor ve devam ediyor.
-Ben ‘çolde’ sürümü otlatırken yanıma iki tane muallim efendi geldiler. Ben de onlara çay ve süt kaynatım. Hem vallahi hem billahi köylülerin koyunlarını sağmadım. Benim iki keçi ve dört koyunum var. Benim beş keçisini sağdım. Hakime, beş keçisini sözünü ‘beş keçiyi’ diye düzelterek yazdırıyor. Oysa o, “beş keçisi” sözüyle, vücudunun diğer yerleri renkli olduğu halde alnı beyaz olan, ferden muayyen bir keçiyi kast ediyordu. Burada olma sebebini anlamadığı kadar sözünün düzeltilmesi sebebini de anlamamıştı. Hakime hanımın baş hareketiyle kaldığı yerden devam ediyor.
-İşte muallim efendiler bir kıtaptan(ı) şihir(siir) okudular. Şihiri anlamadım, ama bir kaç kere SİHEM dediler. Ben de SİHEM ne dedim. Muallimlerden biri dedi ki SİHEM, ok demek. Şahir(sair) sevgilisinin kipriklerinin ok gibi olduğunu ve kalbine battığını söylemek istemiş. Benim o zaman aklıma Zeynep’in kiprikleri geldi. Muallim efendilere rica ettim onlar da bu şihiri yazdılar. Ezber edip Zeynep’e okuyacaktım çok kere okudum, ama sadece SİHEM kelimesini ezber etmişim. Rüyamda bile Zeynep’e şihiri okuyordum…
Hakime hanım artık bizim cansızı dinlemeyi bırakmış az önce mektup diye aldığı kağıdı okumaya başlıyor. Arada bir başını kaldırıp bizim cansıza gülümsüyor. Okumayı bitirmiş olacak ki Ali’ye susmasını söylüyor. Elindeki kâğıdı bu sefer bütün salonun duyacağı bir sesle okumaya başladı arada salondakilere bakarak şiirin izahatını yapıyor.
Artık kürsüde bir hakimden çok bir şair vardı. Kâh “siz aşktan ne anlarsınız bayım.” deyip Didem oluyordu, kâh “Kuş, ah, sadece bir kuştu.” deyip Furuğ, kâh da “geri dönüp yeniden keşfediyoruz, kardeşimizi gömmeyi.” deyip Nergihan… en atasından erkil bir şiir adeta feminist bir libasa bürünüyordu hakimenin lisanında. “İşte şiddetli geçimsizlik.” diyorum kendi kendime en geçerli boşanma sebebi…
Ah Be Ali cansız Ali şiir senin neyine. Ah Ali deve kuşu Ali sen ki bir dağ yamacında, bir dere yatağında ölsen haber bültenlerine “Ali Cansız’ın cansız bedenine rastlanıldı.” diye manşet olursun aşkla dirilmek senin neyine.
Dava bitmişti. Sonuç mu? Sonuç, hukukçulara kalsın. Bir kaç afilli cümle. “…yer olmadığına”lara, tefhim’lere.

Latest posts by Önder Selahaddin Canpolat (see all)

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv