Bi De Gımıldayivesele Şu Resimler – Nezehat Küçük

Bi De Gımıldayivesele Şu Resimler – Nezehat Küçük

Karanlık odayı aydınlatan ufak bir gaz lambasının altında, gölgelerden hareketlere dalıp gider çocuk rüyasına. Büyüklerinden dinlediği masalların her bir cümlesini, evin duvarlarında canlandırır. Kardeşiyle gece çıktığı köy sokaklarında, elinde tutuşturulmuş gaz yağından çıkan aydınlığın etrafta oluşturduğu gölgeleri izler. Bir uzayan bir kısalan gölgeler ile köy sakinlerinin dillendirdiği cin hikayelerini zihninde harmanlayarak, canlandırıp durur Ahmet Uluçay. Gölgeler, karanlıklar, cinler ve masallarla dolu zengin hayal dünyasının temelinin atıldığı çocukluk evresi, ileride yapacağı sinemasında beslendiği yegane kaynak olacaktır.’ O günlerde neler toplamışsam, neleri görmüşsem şimdi de onları gösteriyorum.’ diyerek mahiyetini anlattığı çocukluk yıllarıyla :’Ben çocukluğuma ağlayan birisiyim hala. Kendimi hem zamansal hem de mekansal gurbette hissediyorum.’ Söylemi o döneme duyduğu özlemini yansıtmaktadır. On yaşındayken kara kalem, sulu boya, yağlı boyayla resimler çizer. Meraklarla dolu çocuk yüreğinden çizdiği resimlere bakarak:

-Bi de gımıldayıvesele şu resimler, diye iç geçirir. Okuduğu ilk ve tek okul olan ‘Kütahya Tepecik İlkokulundayken, bir gün köyüne –gımıldayan resim- gelir: Metin Erksan’ın ‘kuyu’ filmi… Siyah beyaz olan filmden duvara yansıtılan her bir sahne o dakikadan itibaren Ahmet Uluçay’ın varlığına onulmaz bir heyecan ve dert armağan eder. Sonrasında bu dert öyle bir hal alır ki köylünün ‘deli’ , babasınınsa ‘Beyoğlu berduşu’ sıfatına maruz bırakır fakat yine de sinema aşkından vazgeçmez.

‘Benim de anlatacak hikâyem var. Şimdi beni dinleyin, söz bende…’ diyerek tanımladığı sinema için köyünden kalkıp İstanbul’a gider. Koltuğunun altında senaryo, yıllarca kapı kapı gezdiği İstanbul’da farklı kumaş dediği fikirlerine yazık ki alıcı bulamayacaktır. Fakat O; on iki yaşındayken çöpten bulduğu film şeritlerini birleştirip ,arkadaşı İsmail ile beraber yaptığı film makinesinde ‘resim gımıldatan’ inanmışlığıyla, sırf sevdiği kıza kendini kanıtlamak için sinema yapmayı kafasına koymuş çılgınlığıyla elbette pes etmez. ‘İmkan’ kelimesine yepyeni anlam boyutları katacak eylemlere girişen Ahmet Uluçay : ‘Lumiere kardeşler biraz geç kalsaydı sinema bu köyde icat edilirdi.’ söyleminin arkasında tüm samimiyet ve inancıyla durarak, köydeki dostları ve aile fertleriyle bir olup filmler çekmeye başlar.

Köylerine gelen bir Almancıdan aldıkları eski bir kamera ile film çekimlerine başlarlar. ‘Dünyanın en kötü kamerası’ diye bahsettiği kamera; 220 volt olmayan yerde çalışmadığı için otomobil aküsünden 220 üreten bir alet yaparlar. Elektriğin olmadığı yerlerde çekim yapamayan kameraları nedeniyle köy kahvehanesinde mezarlık dekoru kurarlar; köy sahnelerini maketlerle çekerler. ‘İnci Deniz Dibinde’ isimli kısa filmindeki dumanlı sahnelerin nasıl çekildiği sorulduğunda: ‘Bir jelatin kağıdı içine dört beş arkadaş birden sigara içip üfledik, kamerayı da yan tuttuk.’ cevabını verir. 1996’da çektiği, birçok ödül aldığı bu kısa filmde Ahmet Uluçay’ın masalsı gerçekliğine şahit oluruz. Duvarda beliren küçük yaramaz bir gölgenin geceleri belirivermesi, evin ablasıyla şakalaşan ve uyuyan çocuğun yastıktaki saçını çekerek rahatsız etmesi; gerçekliğin katılığından sıyrılan naif sahnelerdir. Filmin ilerleyen dakikalarında hareket eden Salvador Dali gözleri ve kırık yumurtadan zamana dalan gözler filmdeki imgelemenin, ,düşsel öğeler ve ışık gölge oyunlarının zenginliğine dikkatleri çeker.1998 yılında çektiği ‘Bizim köyde bayram sabahı’ isimli belgeseldeyse bir kış günü bayram namazından çıkan köylülerinin bayramlaşması vardır. Onlarca insanın cami önünde birbirinin peşi sıra oluşturduğu kuyrukta selamlaşmasını tamamlayan kuyruğa eklenir ve böylece oluşan bir çemberle ‘bayram’ kavramını kendi objektifine has bir üslupla ele alır.

Ankara Uluslararası Kısa Film Festivali, Akbank Kısa Film Festivali,Cine5 Kısa Film Yarışması gibi birçok festivallerden ödüllerle dönen, 1995’te çektiği ‘Minyatür Kosmos’da rüya’ isimli kısa film:

Bir kulaçlık peliküldü tek oyuncağım
Kendi resimlerimi koyardım onun üzerine
Sinemalarım vardı
Kimselerin sahip olamadığı

Sözleriyle, gaz lambasının altında peliküle dalmış çocuk gözleri çıkar karşımıza. Kabuğunu kıran hareketli yumurtalardan bakan gözlerin yansımada beliren kedi görüntüsüyle telaşa kapılırlar ve küçük bir kız çocuğunun ayağının altında ezilmeleriyle film son bulur. Uluçay eşyayla, ışıkla, gölgeyle, düşlerle oynadığı gibi kavramların içeriğiyle de oynar. Bir kadına musallat olan cinlerin duayla kovulmasını anlattığı ‘Exorcise’ isimli kısa filmindeyse tamamıyla metafizik bir olayı anlatırken, gerçeklik sınırları içinde gezerek ustaca yansıtır sahnelerine. Kapanan dolap kapakları, kapılar, hırıltılar, esrik kahkahalar, kadın çığlığı, havada asılı süpürge, kırılan yumurtalar, kopan anahtar destesi, kendiliğinden yürüyen ayakkabılar, alev alan gömlek ve tüm bu kâbusvari sahnelerin sonunda karabasanlardan geriye umut kalır geriye.1998’de çektiği ‘Epileptik’ kısa filmindeyse bir epilepsi hastasının nöbet halindeyken, hastanın dış dünyayı nasıl gördüğü anlatılır.

Leonard Cohen’in: Sanatçı olmak bir –karar- değil bir hükümdür.’ sözündeki manayla ‘hüküm giymiş’ olan Ahmet Uluçay; hayal gücünün sınırsızlığı ve sinematografik gücünün yüksekliğiyle yaptığı tüm filmlerinde ‘sinema camiasını’ hayretlere düşürür. Çektiği filmlerinde komşu çocuklarını oynatır, ilk ve tek uzun metraj filmi olan ‘karpuz kabuğundan gemiler yapmak’ filmini çekerken aynı zamanda yem fabrikasında hamallık yapar. Biyografik özellik taşıyan ’karpuz kabuğundan gemiler yapmak’ metraj filminde sinema yapmayı kafasına koymuş Recep(Ahmet Uluçay’ın küçüklüğüdür bu karakter) ve yine köyünden arkadaşı olan İsmail ile sinema yapmak için mücadelelere girişirler. Köy şartlarında, derme çatma aletlerle kurulan sinema dünyasında kaybolurlarken yine her sinemasında kullanmaktan vazgeçemediği cinlerle perilerin cirit attığı, kendi çocukluğunun düşleriyle dolu, bozkırda geçen ilginç bir aşk hikayesinin barındırır ‘karpuz kabuğundan gemiler yapmak’…
Yaşadığı zorlukları isyan etmeden kabullenen ve onu aşmak için koşan ayaklarıyla ‘kendisi olmaktan korkmayan’ Ahmet Uluçay, kısa ömrünün büyük heyecanıyla çektiği 11 kısa,1 uzun metraj filmleri yurtiçinde ve yurtdışında onlarca ödül alır. Bu ödüllerden birini alırken söylediği:
-Bu ödülü karıma armağan ediyorum, çünkü gerçek yönetmen o. Ben sadece sinema yapmak için onu, buradaki insanların asla bilemeyeceği ,yoksulluklara ittim. Ama o hep benimle oldu.’ Deyişiyle kurduğu cümlelerindeki safi samimiyet ve vefayla, yenilikçi sinemasına meftun tüm sevenlerinin yüreğinin titretecek ve derin bir saygıyla her zaman anılacaktır.
Sait Faik’in: Yazmasaydım deli olacaktım’ına atıfta bulunarak söylediği ‘Çekmesem ölürdüm.’ sözünde var olan esaslı inancın yola revan eylediği çocuk kalpli bir garip yönetmen olarak Türk sinemasının en değerli yerinde olacaktır kuşkusuz. Yaşadığı hayatın ‘özne’si olabilen, etrafındaki insanlarla, tabiatla tıpkı çocuklar gibi dolaysız ilişki kurabilen Ahmet Uluçay şiir ve edebiyatla da ciddi bir şekilde ilgilenir. İlk romanını 1976’da yirmi iki yaşında yazarken, Ahmet Uluçay’ın bir dergide yazdığı şiir, çocukluğundaki masumiyete ayrıcalık tanıyan tarafına bir kez daha dikkatleri çekecektir.

Parmağıyla ilkokul çantama tık tık vurur
Cevizdendir, İnegöl işidir kıymetini bil derdi babam
Küçük bir askerdim bende
Siyah önlüğümün içinde bembeyaz bir yürek
Dökülürdüm yollara hava soğuktu, okulum uzak
Bir avucumda közde pişmiş sıcacık bir patates
Hem beslenmeliyim, hem üşümesin diye elim
Değiştirirdim ara sıra çantamla patatesi
Dikkat ederek çantama cevizdendir, İnegöl işidir
Kıymetini iyi bil derdi babam
Babamın bilmediği bir şey vardı
Her sabah çantamın içinde bir gün doğar
Ortasından ekvator geçer ve masmavi gökyüzünde
Çantamın güneyden kuzeye göçmen kuşlar uçardı
Gülün bakalım bıyık altından şimdi siz
Söylesem inanmayacaksınız siz uyurken
Çantamın içinde Atatürk Samsun’a çıkardı
Ve bilirdi yedi kere sekiz kırk iki olduğunu
Bilmeseydi eğer bandırma vapuru Sinop burnuna çarpardı
Ben bir türlü bilemedim
Aram hiç iyi olmadı hesap kitapla
Nohut ve fasulyeden bir abaküsüm vardı
Hesabını hala verebilmiş değilim hayata
İyi şiir okurdum ama iyi resim yapardım
Eyvah dediler bu çocuk adam olmaz
Yazık oldu çantaya
Cevizdendi İnegöl işiydi…

Resim yaparken sürekli ‘gımıldatmayı’ düşündüğü nesneleri artık kımıldamıştır. Fakat kımıldattığı sadece nesneler değil; onu tanıyan/tanıyacak herkesin yürekleri ve heyecanları olmuştur. Karanlığa yazdığı mektuplar, yüreklerdeki yansıda yerini bulmuş ve ardında güzel hatıralar bırakarak bu âlemden göçüp gitmiştir.

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv