Bir Öykü Nasıl Başlar?	– İnci Aral

Bir Öykü Nasıl Başlar? – İnci Aral

“Senin beni evde yalnız bırakıp gezmeye gittiğin bir gün kendimi çamaşır
ipiyle asacağım!” dedi babam, anneme. “Hem de arka bahçedeki zerdaliye…”
“Sus,” dedi annem, “çocuğun yanında deli gibi konuşma!”

Zerdaliyi düşündüm. Babamı taşıyabilir miydi? Hayır, olacak şey değildi.
Yeni çiçeklenmişti, baharın başındaydık, aldanmış olduğu bile söyleniyordu.
Her yıl acele ederdi böyle zaten. Ama babam? Kendini öyle ölü olarak…
yani nasıl düşünebilirdi zerdalinin bembeyaz çiçeklerle donanmış dalından aşağı sarkarken?

“Ben hep senin yanında kalırım, n’olur asılma,” dedim
ona. Ağlamaya başladım.

“Çocuğu korkutmaya utanmıyorsun!” dedi annem, bulaşık
tasından çıkardığı ellerini sinirle önlüğüne kurularken.

Manisa’da Rumlardan kalma, tek katlı, bahçe içinde bir
evde oturuyorduk. Birkaç yıldır sağ yanı hafif felçliydi babamın. Eh güçsüz,
dili peltekti, yürürken baston kullanıyordu. Genç yaşında bu duruma düşmek
ruh sağlığını da bozmuştu. Annemi uçan kuştan kıskanıyor hep yanında otursun
istiyordu.

Birkaç ay sonra bir öğleden sonra, ikimiz yalnızken
bahçedeki çamaşır ipini söktü. Ucunu düğümleyip boynuna geçirdi. Öteki ucu
ardında sürükleyip zerdaliye yürürken çocukluğumun ilk dehşet duygusunu
tattım. Ayaklarına atılıp sımsıkı sarıldım, çırpınıp yalvardım ona, yapmasın
diye. Vazgeçti, ama bu sırada ruhumda bir çatlama oldu, büyük bir yarık
açıldı, bütünlüğüm parçalandı. Güvensiz, içe kapalı, nevrotik biri olmanın
temelleri atıldı. Kuşkusuz ben, bunun böyle olduğunu çok sonraları
anlayabildim. Hayatımdaki kırık döküğü toplamayı bir türlü bitiremediğimde.

Babam, andığım bu olaydan on ay kadar sonra ikinci bir
beyin kanaması ile öldü. O gün yazdığı intihar mektubunu ölümünün üçüncü
günü bir kitabın içinde buldu annem. Kitabın Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah’ı
olduğu kalmıştı aklımda. Ama belki de ben yakıştırdım, düşledim sonradan bu
ayrıntıyı. Tam tamına otuz üç yıl sonra bu acı anıdan yola çıkarak yazdığım
bir öykü için uydurdum bunu ve yazdığım öykü benim için öylesine gerçeklik
kazandı ki, asıl gerçeğin önüne geçti.

Ben dönüp dolaşıp, kendi uydurduklarına önce kendileri
inanan yalancılar gibi hissederim kendimi çok zaman. Düşlerimle gerçek
yaşamımı birbirine karıştırdığım olur. Bütünüyle kurduğum, öykülerimde can
verdiğim kişiler, insanlar sanki sahiden varmışlar da bir yerlerde
yaşamlarını sürdürmekteymişler sanırım. Onları sever ya da kızar, ama ne
olursa olsun sevecenlikle düşünürüm. Rüyalarıma girdikleri de olmuştur, bir
sokakta karşıma çıkıverdikleri de.

İzmir’de bir imza günüme gelen yargıç, “Ben
Özdemir’im,” dedi bana, geçen yıl Kıran Resimleri’nde, Kahramanmaraş kıyımı
davasına bakan bir yargıcı anlatmıştım ve adı Özdemir’di. —Gelip duruşma
salonunu gördünüz değil mi?— diye sordu. —Hayır, dedim. —Ama o kürsünün
üstündeki vantilatörü, o “koca örümceği” bile nasıl bildiniz? —Adana Şeker
fabrikası konukevini gördünüz öyleyse? —Yo, görmedim.— Ama aynen o bahçeyi
anlatmışsınız! —Bütün resmi daire ve kuramların bahçeleri birbirine benzer
de ondan.İyi, ama o yalnızlık, bizim yargıç olarak davanın büyüklüğü altında
ezilmemiz, bütün o karmaşık duygular, kaygılar… Yargıç arkadaşlardan biri
akrabanız ya da tanıdığınız sanırım. —Yok canım, hiç ilgisi yok!

İşte, Özdemir emekli olmuş İzmir’de yaşıyor, Gülgez
Ankara’da bence. Elif İsviçre’de. Sonra, Güher ölmüş olabilir. Serpil
Aydınlı ne kadar yaşlandı kim bilir, Bersu evlenmiştir kendi yaşında
biriyle. Ne kadar da “ben”im hepsi, ne kadar da kalabalığız onlarla.

*

Benim çocukluğum olmadı. Gene de çocukluğum sayılacak
dönemden anlatılmamış birçok öykücük var daha. Bazıları birer cümleyle
girmişlerdir herhangi bir öykümün en az kanatacak yerine. Kimilerinin ise
belleğimin en karanlık en kuytu köşelerinden dışarı çıkıp çıkamayacakları
asla bilinemez. Çocukluğumu, gençliğimi, geçmişimi yazmak istiyorum oysa
ölmeden önce. Korkmadan, apaçık. Kimseyi ilgilendirmiyorsa bile beni çok
ilgilendiriyor artık bu geçmiş.

Ağabeyimin anneme aşık olan arkadaşını anlatmak
istiyorum. Türksen Abla’nın korkunç uzun tırnaklarını batırarak kulağımı
çekişini. Emine’yi. Güler Çakıcı’yı. Onun vizon kürküyle yatakhaneye
geldiği, ortadaki üst ranzaya oturarak bize yeni yaşamını anlattığı geceyi.
En umutsuz yolculuklarını. Bütün buluşmalarını. Ne kadar az şey yazdım daha,
ne kadar az şey anlattım. Başımın içinde binlerce öykü var. Sözcüklerle,
gündoğumları ve akşamlarla, şarkılar, dokunuşlar ve hoyratlıklarla kaydolmuş
öykücükler.

Ama nereden, nasıl başlamalı? İlk ve en önemli sorunum
budur. Benim en büyük sorunum budur. İlk cümle. Çünkü ben, bir öykünün ilk
cümlelerini okurum veya bırakırım o öyküyü okumayı ya da farkında olmadan
okur bitiriveririm tümünü. Su gibi akıcı, şiir gibi vurucu, ışık kadar
kuşatıcı olmalı bir öykünün başı. Eğer bu kadar çok yazılacak şey var da ben
bu kadar az yazabiliyorsam bu yüzdendir. O büyülü ilk sözcükleri bulup
yakıştırmanın, söze o öyküyü sürükleyip götürecek bilgelik ve ustalıkla
başlamanın güçlüğündendir.

Benim çocukluğum olmadıysa da bir zamanlar çocuktum.
Çocuğa benzer bir küçük kızdım. Öyle masallar anlatırdım, öyle düşler
kurardım ki annem, “Uydurukçu” takmıştı adımı. Sonra dağıldı evimiz.
Ölümler, göçler, ayrılmalar yaşadım. Okul ve çevre değiştirmeler yüzünden
hırpalanmış yalnız ve çekingen bir çocuk oldum. Düşlerim korkutucu,
duyarlığım hastalıklı hale geldi. Benimle ilgilenecek, sevgi gösterip
kucaklayacak kimse yoktu. Kitaplarla, kağıtlarla dostluğum çok erken başladı
bu yüzden. Tek şansını kaldığım evlerde bol kitap, kağıt bulunmasıydı.
Kitaplar sığınağım oldu. Okuduklarımı düş gücümle süslüyor
zenginleştiriyordum. Kitaplar benim gibi yalnız ve sevgisiz kalmış bir
çocuğa içinde benim de yer aldığım dünyalar sunuyordu. Bugün bile okumanın
büyüsü budur bana göre. Kısaca, o koşullarda kendim için kapalı devre bir
dünya kurmaya çalışmış olmalıyım. Daha o yıllarda sevdiğim yazarlar, öyküler
oldu. Edgar Allan Poe’nun, O. Henry’nin öykülerini okuduğumda on üç on dört
yaşlarındaydım. Ardından Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Orhan Kemal ve Yaşar
Kemal’in öyküleri geldi. Memduh Şevket Esendal’ı Maupassant’ı, Sait Faik,
Sabahattin Ali, Katilerine Mansfield ve Çehov’u ise çok daha sonra
keşfettim.

Yetmişli yılların başında radyoda bir öykü saati vardı
ve ben öyküye asıl orada okunan öyküleri dinleyerek gönül verdim. Kimin
hazırladığım bilmiyorum, ama o program için çok iyi öykülerin seçilmiş
olduğunu düşünüyorum şimdi bile. Bunlar arasında unutamadıklarım var çünkü.
Örneğin, Juan Rulfo’nun “Bize Toprak Verdiler”i, Nezihe Meriç’in “Menekşeli
Bilinç”i, Tahsin Yücel’in, Onat Kutlar’ın en güzel öyküleri ve daha
niceleri.

Kendimi bildim bileli, ola ki ruhumu yeniden bütünlemek
ve her zaman çok yakınımda duran ölüme meydan okumak, yani onu büsbütün
unutmak için, yazmayı denedim. Kendimi sevdiğim, ama uzakta kaldığım
insanlara anlatmayı sevdim. Bende birikenleri onlarla bölüşmeyi istedim ve
uzun, kimi zaman çok uzun mektuplar yazdım. Günlerimi yazdım defterlere,
kırılmalarımı, çocuksu, geçici heveslerimi. Böylelikle henüz çok gençken
insanın bencilliğinden daha yüksek bölüşme isteğine sahip olduğunu öğrendim.

İlk öykülerim geldi sonra. Birer mektuptular sanki
bunlar. Benim için yıllar yılı yazıp durduğum mektuplardan farklı değillerdi
çünkü. Aynı içtenlikle ve rahatlıkla yazılmışlardı ve öykü olduklarından pek
de emin olamayışım bundandı. Kadınlık durumuyla, kadınların sessizlik ya da
başkaldırma, seçim ve yeğlemeleri ile küçük hesaplaşmalardı yazdıklarım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda bu öykülerde kadının taşıdığı sevgi yüküyle
bağımsızlığı arasındaki acıtıcı çelişkinin iyi çizilmiş olduğunu görüyorum.
Ayrıca kısa, yoğun, biçimsel açıdan sağlamdılar. O yıl, 1977’de on iki öyküm
yayınlandı dergilerde. Bu onaylanmak anlamı taşıyordu benim için. Bu yüzden
de büyük bir yükümlülük altına girmiş sayıyorum kendimi. Yazmayı
sürdürememekten çok korkuyorum nedense.

Bu korkudan hiçbir zaman kurtulamadım. Boş bir sayfa
kağıt karşısında kapıldığım acemilik duygusu hiç geçmedi. Bana, yaz beni
diye fısıldayan ya da yüreğim üstünde ağırlıklarını tasarlamak, kendi
bakışımla, estetik boyutu da olan bir metin üretebilmek öyle sanıldığı kadar
kolay değildir çünkü. Bir öykü yazmak, yazdıklarımızı incelemek, süzmek,
damıtmak demektir. Öykücülük, kuyumculuktur.

Ben öykülerimi anlatırken, gördüklerimi duymaya,
duyduklarımı görmeye, sezgilerimi ve düşlerimi yaşantıya dönüştürmeye
çalıştım hep, acının ya da sevincin dışavuran taşkınlığına aldanmamaya
uğraştım. Bu yüzden büyük umutlarla başladığım bir öykünün içinden bir türlü
çıkamadığını zamanlar oldu ya da tersine anlatılmaya uygun bulmadığım bir
başkası beklemediğim biçimde sonuca gitti. Öyküyü yazmak sonu bilinmeyen bir
yolculuk, bir serüvendir çok zaman,

Benim öykülerim nelerden beslendi? Düş kırıklıkları,
iletişimsizlik, yaşama sığamama rahatsızlığından mı? Göçler, darbeler,
kıranlar, kıyımlardan mı? Kadınların küçük avuntularla katlanır kılınmış
gizemli iç yaşantılarından mı? Çözümsüz sevgiler, aşklar ve kopuşlardan mı?
Kuşkusuz hepsinden. Sonra elbet, okuduğum ve unuttuğum ya da unutamadığım
bütün kitaplardan. Hayatın karmakarışık bütününden. Bir öykücü bu soruyu
kendi kendine yanıtlayamaz pek.

Yirmi yılda elliyi aşkın öykü yazdım. Her biri konu
bütünlüğü içinde dört öykü kitabı oldu bunlar. Ama ben kendimi
bütünleyebildim mi, ölüme gerçekten meydan okumayı başarabildim mi
bilmiyorum. Belki yalnızca bir arayıştır yazmak, diye düşünüyorum şimdi,
hepsi bu.

Öykülerimin bazılarını ben aradım. Kıran Resimleri için
Maraş’a gittim sözgelimi. Duruşma tutanaklarını okudum. Ama çoğu kez öyküler
kendileri gelip beni buldular. Baklava aldığım dükkana, sırtına attığı
devetüyü paltosu, lacileri ve afili bıyıklarıyla Sakar Sebati dalıverdi
örneğin. O çok yüksek topukları yüzünden zor yürüyen, çocuk yüzünü onca
boyanın gizleyemediği Pervin’le Sebati’nin aşk öyküleri hemen oracıkta
doğuverdi böylece.

Yaşamımız iç içe geçmiş öykücüklerden oluşmuş bir
bütünlük olabilir mi? Yaşam bir öyküler dizisi mi yoksa? Bazen yaşamın o
olağan dağınıklığı içinde her an, her kesit, her görüntü ve ayrıntı birer
öykü olarak görünür bana. Sonra, geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin
sakladıkları. Düşlerimiz, kaygılarımız, umutsuzluklarımız. Yapımızın gereci
ve hayatın dokusudur öykü. Ama çok önemli bir ayrım var burada. Bütün bunlar
ancak yazılabildikleri, iyi anlatılabildikleri ve içimizde bir yerlere
dokundukları zaman gerçek ve sonsuz öykülere dönüşürler.

Benim öykülerim, belleğimin giz dolu bölmelerinden
seslerle, sözcüklerle, ışıklar ve kokularla dışarı çıkarlar. Çoktan
unuttuğumu sandığım bir şarkıyla, bir ölümle, kuytu bir mahalle bakkalının

gaz, zeytinyağı, bayat bisküvi ve akide şekeri karışımı
kendine özgü kokusuyla çıkar gelirler. Tahta bir merdivende gıcırtılarla
çoğalan ayak sesleriyle. Bir vapur güvertesinde oturan çocuğun kocaman,
çırak elleriyle. Acıma ve isyanın doğurduğu öfkeyle. Bir kedinin
bacaklarınızı okşayan yumuşaklığıyla. Bir kadının ayrılığı sindirmiş yüzüyle
gelirler. Uyuşmazlıklar, unutamamaklar, yürek sızıları, kararsızlıklar ve
haksızlıklarla.

Biri bir çocuğun adını söyler, bir hanımeli kokusu
duyulur birden, bir iç çekiş. Gün ışığı avlunun taş döşemesine düşer. Bir
köpek havlar. Rüzgar camınızı çalar bir dal ucuyla. Bir öykü başlar.

Bilinmez, belki de çiçeklenmiş bir zerdali ağacıdır
başlangıç.

Sabaha karşı bir kapının vurulmasıdır. O kapının önünde
ayazda kalakalmaktır. Bir yaz öğlesi üzerinden atlanmış bir duvar, annenizin
gözyaşları, taşbebeğinizin yere düşüp de yüzünün parçalandığı andır.
Sevgiliyle kucaklaşmadan az öncesidir.

Ama en önemlisi sizi değiştirmiş bütün öykülerdir.
Çünkü bir öykü okursunuz ve birden onu okumadan önceki siz olmadığınızı
anlayıverirsiniz. Has öyküler sizde, adı olmayan bir sevinç, nedeni belirsiz
bir hüzün ve sanki bir şeylerin ilk kez farkına varmışsınız şaşkınlığı
yaratırlar çünkü. Sizi boğazınızda bir yumru, yüreğinizde bir güceniklikle
bırakıp biterler.

Başlangıç burasıdır belki. Bütün o Çehov’lar,
Borges’ler, Füruzan’lardan sonra içinize dolan huzursuzlukla kalakaldığımız
andır.

Ötesi size kalmış artık…

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane
Tagged with:

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv