Bosna’nın Kalbine Yolculuk – Hilal Eryiğit Alkış

Bosna’nın Kalbine Yolculuk – Hilal Eryiğit Alkış

Bosna-Hersek gezisi yapma kararı verdiğimizde kuşkularım olduğunu inkâr edemem. Savaşı yeni atlatmış bir ülke ne kadar güzel olabilirdi veya gezilebilir durumda olurdu? Her ne kadar ziyaret edenlerin olumlu eleştirilerini duysam da ne kadar isabetli bir karar verdiğimizden emin değildim. Saraybosna (Sarayova)’ya havalimanından girerken ilk karşılaştığımız bina manzaraları -zoraki birbirine sıkıştırılmış odacıklardan oluşmuş izlenimi veren metruk, yıkık dökük beton yapılar- içimdeki kuşkuyu karamsarlığa dönüştürmeye başlamıştı. Yaklaşık 50 yıl Yugoslavya’yı yöneten diktatör Tito tarafından inşa ettirilen ve komünizmin soğuk yüzünü yansıtan bu kaba görünümlü estetikten uzak yapılar, tur rehberimizin anlattığına göre savaştaki saldırılarda bile yıkılmayacak kadar güçlülerdi.

Şehir merkezine doğru ilerleyip Saraybosna’yı ikiye ayıran nehre ulaşmıştık ki kafamdaki sisler dağılmaya başladı. Şehrin merkezi kısmındaydık ve şehrin etrafını çevreleyen tepeler bahçeli müstakil evlerle doluydu. Pencerelerinden rengârenk çiçekler sarkan, temiz, itinalı, bir o kadar da mütevazı evler. Nehrin üzerindeki büyük bir köprünün ana caddeyle kesiştiği yere geldiğimizde, rehberimizin talimatıyla durduk. Bulunduğumuz yer 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olan Avusturya-Macaristan veliahdının bir Sırp tarafından suikasta uğradığı yerdi. Birden kendimi tarihe tanıklık eden müstesna bir vaziyette hissettim. Nehrin karşı tarafında büyükçe yeşil bir meydan vardı. At meydanı olarak geçiyordu ve ismiyle müsemma olarak atların gündelik hayatın parçası olduğu dönemde şehre gelenlerin atlarını emanet ettikleri bir yerdi. Biraz ilerleyince asırlık el yazması eserlerin bulunduğu ancak Bosna’ya Sırp saldırıları esnasında ilk olarak hedef alınan, “bir milletin tarihini yok ettiğinizde, o milleti de yok edersiniz” şiarıyla acımasızca yakılan bir kütüphanenin restore edilmiş halini gördük.

Buradan, Saraybosna’nın meşhur “Başçarşı”sına doğru ilerlerken, rehberimiz caddenin ortasında kan görünümü verilmiş, kırmızı renge boyanmış yerlere dikkatimizi çekti. Şehir merkezinde böyle işaretler sık sık karşımıza çıkacaktı. Bunlar, şehirde büyük katliamların yapıldığı, önemli kişiliklerin Sırplar tarafından katledildiği yerlerdi. Savaşın izleri silinse bile yaşanan vahşetin unutulmaması için özellikle işaretlenmişti. Yer yer kaldırımlarda ve caddelerde saldırılarda açılan çukurlar da aynı nedenle muhafaza edilmişti. Tüylerimiz ürpermişti ve anlatılanların da etkisiyle lise yıllarımdaki o dönemlerin görüntüleri hayal meyal gözümde canlanmıştı. Yaşananları sadece savaş sonrasında kurtulanların hikâyelerinden biliyor olmaktan bir nevi hicap duymuştum. Saraybosna’nın neredeyse dört bir yanı dağlıktı ve rehberimizin ifadesine göre buralara konuşlanan Sırplar şehri çepeçevre sarmış olmanın özgüveniyle sabah başladıkları saldırılarla akşam kahvelerini ele geçirecekleri Saraybosna’da içmenin hayalini kuruyorlarmış.  Ama dört yıl kadar ummadıkları bir direnişle karşılaşmışlar ve bu asimetrik savaş sonrasında neredeyse ele geçirdikleri yerleri kaybetmeye başlayınca, zoraki kabul ettirilen bir antlaşma ile hedeflerine ulaşamamışlar.

Bosna halkının ifadesiyle ‘Bilge Kral’ Aliya İzzetbegoviç’in türbesini ziyaret için yola koyulduğumuzda, yol üzerinde sağlı sollu Osmanlı döneminden kalma yarıdan fazlası toprak altında olan mezar taşlarını görüyorduk.  Rehberimizin anlattığına göre Osmanlı Hatırası bu mezarlıkların üstü Diktatör Tito zamanında toprakla tamamen kapatılmış ve unutulmaya yüz tutmuş. Tito’nun ölümünden sonra ise, mübarek insanların rüyalarında yerleri işaret edilmiş ve tekrar keşfedilerek ortaya çıkarılmış.  Şehitliğin başlangıcından tepeye doğru ilerleyerek Aliya İzzetbegoviç’in türbesine ulaştık. Türbe derken bilindik türbeler akla gelmesin çünkü Bilge Kral kendisi için şatafatlı bir mezar yapılmasını istememiş, vefatı durumunda kendisinin de diğer şehitlerin arasına gömülmesini vasiyet etmiş. Yine mezar taşında isminin de üstünde Arapça harflerle yazılı olan ” Abdullah” lafzı da onun vasiyetiyle isminin üstüne nakşedilmiş. (İçimde yine bir sızı, bu mübarek insanları ne kadar da az tanıyoruz.) Şehitlikte dikkatimizi çeken bir mezar taşının önünde durduğumuzda, üzerinde Müslüman Boşnaklarınkinden farklı olarak bir resim bulunduğunu gördük. Mezar, savaş esnasında Sırplara karşı Müslüman Boşnakların yanında yer alan bir Sırp’a aitti. Vasiyeti, ölümünden sonra bu mezarlığa gömülmek olmuştu.

Başçarşı, ülkemizde de bazı şehirlerde aşina olduğumuz bakırcılar çarşısı havasında, dar ara sokaklardan oluşan, hanlar ve külliyelerle çevrilmiş tarih kokan bir mekân.  Hemen yanı başında Fatih’i karşılama şerefine yapılmış olan Fatih Camii bulunuyor. Bosna’nın fethi sonrası Fatih’in halasının oğlu Gazi Hüsrev Paşa ve ecdadımız tarafından medeniyet adeta nakış nakış işleniyor camilerle, külliyelerle, çeşmelerle Avrupa’nın göbeğindeki bu Müslüman memlekete.  Sırpların (Daha doğrusu Avrupa’nın, daha da doğrusu Haçlı zihniyetinin )sindiremediğinin ne olduğunu anlatmaya yetiyor. Buradaki Fatih Sultan Mehmet sevgisi her yerde kendini gösteriyor. (Rehberin ifadesine göre Fatih’in uğrama ihtimali olmayan çeşme, nehir, çay gibi su kaynaklarından Fatih’in su içtiğini söyleyerek oralara ayrı bir kutsiyet atfediyorlar.) Sanki Osmanlı zamanında Anadolu’dan bir şehri alıp Avrupa’nın ortasına -zamanı da durdurup- bırakmışlar gibi bir hisse kapılıyorum. O kadar ortak noktalarımız var ki bu ata yadigârı memleketle; küçük kahvehanelerden müteşekkil dükkânlar, buralarda da bakır cezve ve lokum ile ikram edilen meşhur Boşnak kahvesi. Yine bu mekânlarda çalınan Türkçe ilahiler, ezgiler… Mağazalardaki televizyonlarda Boşnakça alt yazılı Türk dizileri. Bayram günü meydana asılı “Bayram- Şerif mübarek olsun” yazıları ve dilimizdeki ortak kelimeler burek(börek), torba(çanta), kayış(kemer), peşgir(havlu)… Türk insanına karşı müthiş bir hüsn-ü zan var. İnsan, “bu kadar teveccühe layık mıyız” diye düşünmeden edemiyor.

  Saraybosna’dan (Bosna’dan) Hersek’e doğru yola çıkıyoruz.  Hedefimiz Mostar ve tabii ki ata yadigârımız Mostar Köprüsü. Lavantalarıyla ünlü bu şehre girince, yoğun ilginin olduğu kalabalıktan anlaşılıyor. Sırpların Bosna saldırılarında yıktığı köprünün aralarında bir Türk firmanın da bulunduğu şirketler tarafından restore edildiğini, daha doğru ifadeyle yeniden yapıldığını öğreniyoruz. Köprünün aslı Mimar Sinan’ın görevlendirdiği bir kalfa tarafından yapılıyor ve köprünün ilk halinde 99 (Allah’ın 99 esmasına ithafen) basamak bulunuyor. Ancak aslına uygun yapılmaya çalışılan bu yeni köprüde, 93 basamak yapılabiliyor. Önceki zamanlarda evlenme çağına gelen gençler bu köprüden nehre atlayarak- bir nevi bizdeki askerlik yapma gibi- artık evlenmeyi hak ettiklerini ispatlarlarmış. Mostar’a geçmeden önce Büyükçe bir ekranda Mostar Köprüsü’nün yıkılma anları ziyarete gelen turistlere izlettiriliyor. Diğer ziyaretçiler gibi biz de kanımız çekilmiş şekilde olduğumuz yerde kalakalıyoruz. Mostar Köprüsü’nün insanın kanını donduran yıkılışı, oraya atılan her bombanın içimde patlaması, o anları iliklerime kadar hissetmem… Nasıl bir şeydi bu? Nasıl bir canavarlık, ya da insanlık dışı nasıl bir ifade bulunabilirse buna.  Hem de bu yüzyılda, Avrupa’nın ortasında medenilikleriyle övünenler topluluğunun arasında. O zaman bir kez daha fark ettim ki bazı acılar bize ne kadar uzak ya da biz bazı acılara ne kadar uzağız. Anladım ki bazı acıları da ne kadar unutmamalıyız.  Hüzün her yanımızı kaplamıştı ve oradaki gayrimüslim turistlerin yüzlerinden de aynı duyguları okuyabiliyorduk. Mostar Köprüsü’ne doğru adım atarken, her köşesinden tarih akan bu şehirde Osmanlı’nın kokusunun daha bir kuvvetli olduğunu fark ettim. Köprüye geldiğimizde burada yürümenin çok da kolay olmadığını anladık çünkü at arabalarının kolay çıkabilmesi için çıkıntılı basamaklardan yapılmıştı. Köprünün ortasına ulaştığımızda şehrin her iki yanına hâkim müthiş bir konumdaydık. Her ne kadar aslına uygun yapıldığı ifade edilse de yeni köprünün her yıl biraz alçaldığını söylemişti rehberimiz. Mostar Köprüsü’nden şehrin diğer yakasına geçtiğimizde, ara sokaklardan birinden bir tabakhaneye ulaştık. Nehrin kenarına inşa edilmiş bu yapının bir yanı başında cami, diğer tarafında da hamamdan oluşan imaret vardı. Buranın hikâyesi de şuydu: Osmanlı döneminde tabakhanede çalışan deri işçileri her namaz vaktinde camie geliyorlardır. Ancak şehir halkı işçilerin kokusundan rahatsızdır. Hemen oraya bir hamam yaptırılır ve işçilere namaza gitmeden önce hamamda yıkanıp üzerlerini değiştirip öyle namaza gitmeleri salık verilir. Bir gün iki gün derken bu durum işçilere zor gelmeye başlar ve yine camiye yıkanmadan gitmeye başlarlar. Şehir halkı yine şikâyetçi olunca rivayete göre Mimar Sinan, camiyi incelemeye gelir. Güllerin açma mevsimidir ve gül yaprakları caminin yanı başındaki nehre dökülüp gitmektedir. Koca Sinan bunun üzerine ön tarafta imam ve iki saflık mesafe kalacak şekilde caminin ortasından bir ark geçirir ve gül yapraklarının buradan geçmesini sağlar, arkın sonuna konulan mazgalda da bu gül yaprakları biriktirilir. Ön tarafta şehir halkı, arkın arasında deri işçileri ve arada da gül yapraklarının kokuları olacak şekilde namaz kılınır. Mazgalda biriken gül yapraklarından elde edilen gül esansı da diğer mevsimlerde camiye serpilerek kullanılır.

 Üzerimde derin tesir bırakan diğer bir yer, Ahmet Hoca köyüydü. Sırp-Hırvat mezaliminin yaşandığı pek çok yerden sadece birisidir burası da. Boşnaklara saldırı planları kuran Hırvatlar, istedikleri sonucu alamayınca Ahmet Hoca köyüne gelirler ve Hırvat-Boşnak ailelerin birlikte yaşadığı köydeki Hırvatlardan, Boşnak ailelerin evlerini tek tek öğrenirler. Namaz vakti köyün tüm Müslüman erkeklerinin bir arada olduğu camiyi ateşe verirler ve cemaati cami ile birlikte yakarlar. Köydeki kadın, ihtiyar ve çocukları da bir araya toplayıp acımasızca katlederler. İçlerinde 3 aylık bebeğin de olduğu tam 113 kişinin ismi yapılan bir anıta, unutturulmamak üzere yazılmış. Ne trajiktir ki bu ihbarları yapan Hırvatlar da hala bu köyde yaşamaktaymış. Biz bu ürpertici hikâyeyi dinlerken Kurban Bayramı’nda olduğumuzdan, köyün çocukları şeker toplamak için evleri dolaşmaya çıkmışlardı ve “Selamın Aleyküm, Bayram Şerif mübarek ola” diyerek bize sesleniyorlardı. Evlerin bahçelerinde kurbanlar bacaklarından asılmış yüzülmeye hazırdı bile. Ve bu kadar asimilasyona rağmen, bu insanlar ananelerimize bizi utandıracak kadar bağlıydılar.

 Bosna-Hersek gezimizin her karışı, ecdadımıza ve bu topraklara ayrı bir hayranlık uyandırıyordu. Alperenler Tekkesi, artık bu duyguların doruk noktasıydı. Yüzyıllar öncesinden atalarımızın gelip yerleştiği bu ücra mekândaki dervişler, halkı fetih öncesi Müslümanlığa hazırlamış ve Osmanlı geldiğinde İslamiyet’in kabulüne karşı direnişle karşılaşılmamış.  Günümüzde her çeşit tarikat mensubu dervişlerin birlikte uyum içerisinde kendilerini Allah’a adadıkları bir mekân olarak canlılığını sürdürüyormuş. Tekke, Buna Nehri’nin doğduğu kayalıkların üzerinde müthiş bir manzaraya sahip, huzur dolu bir mekân.

 Travnik -vezirler şehri- Sırp saldırıları öncesi bir fotoğraf karesine yaklaşık 60 minarenin sığdığı Osmanlı yadigârı, Osmanlı’ya vezirler yetiştiren bir şehir. Şehrin kalesine çıkınca bir tarafta yeşilin çeşitli tonları arasında toprağın görünmediği tepeler, diğer yanda sıra sıra minareleriyle belki memleketimizde bile çok rastlamayacağımız maneviyat yüklü bir hava. Kaleden inerken “Never forget Srebrenitca” (Srebrenitsa’yı asla unutma) yazısı dikkatimizi çekiyor. Rehberimiz, Srebrenitsa katliamını anlatıyor: Sırplar, burada katlettikleri Boşnakları toplu mezara gömüyor. Sonra, bunun savaş suçu olduğunu ve başlarına iş açacağını düşündüklerinden tekrar çıkardıkları insanların tabiri caizse kasap gibi kafalarını, kollarını, bacaklarını gövdelerinden ayırıp ülkenin farklı yerlerine gönderiyorlar. Vahşice katlettikleri bu halka, insani bir defni bile çok görüyorlar.

Travnik şehrindeki Elçi İbrahim Paşa Medresesi tarihi bir mekân olmasından ziyade hala varlığını sürdüren ve eğitime devam eden bir medrese olması nedeniyle dikkatimizi çekti.  Geniş bir avluya açılan küçük odacıkların alt katta olanlarında ders yapılıyor, üst kattakilerde de erkek öğrenciler konaklıyordu. Medresenin karşısına da kız öğrenciler için bir bina inşa edilmişti. Mezun olanların/olabilenlerin en az 6 dil bildiği, içerikte derin dini ve fenni ilimlerin verildiği bu medreseye çok meşakkati bir sınavdan geçilerek girilebildiğini öğrendik. Medresede ayrıca, Bosna’nın fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in kendi hükümranlığında her milletten, her dinden insanın güven içinde yaşayabileceğini bildirdiği ferman da yer alıyordu. Bu fermanın aslı ise, kendisine gönderilen rahip tarafından konulduğu kilisede hala muhafaza edilmekteymiş.

Gezimizin son gününde, ayrılmanın hüznüyle birlikte meşhur “tünel” ziyaretini yaptık. Savaş esnasında BM tarafından güvenli bölge ilan edilen, Saraybosna’ya mühimmat ve yardım giriş-çıkışlarının yapılabildiği ve havaalanının da bulunduğu tek bölgeden geçen Boşnaklar, Sırp keskin nişancıları tarafından tabiri caizse tek tek avlanmaktaymış.  Boşnaklar, bu duruma bir çare bulurlar. Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, şehirdeki maden mühendislerinin, jeoloji mühendislerinin ve tünel yapımına katkıda bulunacak tüm uzmanların bulunup bu işte görevlendirilmesini söyler. Tünelin yapımında görev alanlardan biri de Hırvat bir mühendistir ve tünel çalışmalarına çok büyük katkısı olur. Yaklaşık 1,5 m yüksekliğinde, 80 cm eninde kazılan tünelden yardım, ilaç, temel ihtiyaçlar şehre getirilir, yaralılar da şehirden tedavi için gönderilir. Önceleri yürüyerek gidilip gelinen tünele, sonradan raylı bir sistem yapılır. Tünel için el yazısıyla yapılan planlar ve çizimler tünel girişindeki müzede sergilenmektedir.

Tam bir tabiat harikasıydı Bosna. Herhalde cennet denince aklınıza nasıl bir yer gelir dense, buradan başka bir yer tarif edemezdim. Nasıl ki Osmanlı bir parçasını buraya bırakıp Anadolu’ya çekilmişti, biz de dönerken buraya aklımızın ve kalbimizin bir parçasını bırakıyorduk. Burası bizdik. Ve başkasının elinde horlanmasına izin vermemeliydik. Merhum İzzetbegoviç de hasta yatağında vatanını biz Türklere emanet etmişti. Emanet yarı yolda bırakılmazdı. Biz buraya bir daha gelecektik Allah’ın izniyle.

Son bir kez dönüp baktığımda Bosna’ya, onların diliyle hoşça kal demek istiyordum: “Allah’a emanet” güzel memleket.

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane
Tagged with:

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv