Cümle Arası Sessizlik

Cümle Arası Sessizlik

broke shaden

 

Sessizlik istiyorum cümle aralarına. Virgüller eskisi kadar işlevsel değilmiş gibi geliyor bana. Zamanın yağmurlu anlarında, dışarıda kalan hep ben değil miydim sahi? Hep ben, halkanın en dışında ki kişi! Ayrılmaz bir bütünün parçasıymış gibi dururken bile, olmadığım bir bütünün parçaları, yokluğumun farkına bile varmazdı belki. Sessizlik böyle derin, ve böyle hissiz yapıyordu kimseyi.

Ne çok kalabalık var, arasında nefes almaya çalıştığım, ah ne çok insan! Çoğunluk değil halbuki benim derdim. Ben hep az olmayı yeğledim!  Bir hiç kadar az ve kendi içinde çoğalan bir çığlık kadar derin yaşamayı…  Öğrendiğim ne varsa hepsi okuduklarımdan. Bilmediğim ne varsa, henüz yüz sürmediğim sayfaların arasında! İlmeklerini bir öne bir arkaya attığım, ipi bittikçe bir başkasıyla düğümleyip devam ettiğim bir sessizlik örgüsü benimkisi. Tüm susmalarım yamalı. Tüm serzenişlerim içsiz bir kuyu gibi! Kuru, kupkuru bir nem deryası! Halbuki rutubet öksürtürdü beni, üşütürdü biraz da. Sıcaklığını özlüyorum, içimi acıtan tüm cümlelerin. Sıcaklığını özlüyorum aramın hiçbir vakit iyi olmadığı noktalama işaretlerinin… Özlemek nasıl kör bir kuyu. Özlemek sessizliğimin içini törpülemese mesela, hissettirmese kendini, bir ömür miktarı gülümseyebilirim belki.

Göğüme gölgelerin düşü düşüyor!  Az ağlayıp, çok gülmek faslını icra edeli oluyor hayli zaman. Sustuklarımın konuştuklarımı aştığı yaştayım. Halbuki ne çok severdim sesli cümleler kurmayı ben. Tebessüm çukurlarına düşmüyor nicedir söz yaşlarım. Olsun. Böyle de yaşanabilir.  Mutluluk icrası zor bir zanaat zaten. Hem uzun süreli de değil! Kim sonsuza kadar mutluluk denen filmin içinde, sonu gelmeyen repliklere muhatap olmuştur? Kim, mutsuzluğun kuyusunda boğulup, nefessiz kalmıştır sonsuza kadar? Hiç kimse! Yine de insanın aklı kalbine yetmiyor işte!

Yuvası dağılmış kuşların bedduası düşüyor içime.  Kalbimde çürümüş insan cesetleri, kokuları beynimi bulandırıyor.  Külleri genzime sarılıyor. Ve hiç bir kalp yarası öksürerek dışarı atılmıyor! Atılamıyor işte!  Nedeni, niyesi eksik kalmış bir yara hep içimde. Şuramda, sol köşemde. Hiçbir el yordamıyla bulunamıyor, bu yüzden herkes gaiplik mührü vurmuş yarama! Yalnızca benim bildiğimden ibaret artık, yalnızca hissettiğimden.

Sessizlik istiyorum cümle aralarına. Şöyle, kendini uzun uzun anlatan sessizlik cümlelerini, susan harfleri. Gülümseyen ünlemi, kalbime şerh düşülen noktalı virgülleri… Hepsi sussun istiyor içimdeki ses, sustukları vakitse bin bir harf dökülüp siliniyor, maşukuna derdini hiç anlatamamış müsveddelerin üzerinden. Senfonik bir cümle silsilesi gürültü yapıyor kalbimle aklım arasında. Gürültü sevilir mi? Seviliyor işte, hele ki sessizliğinin duasına durmuşsanız bir şeylerin ve sonra özlemişseniz hayatınızda yok olmasını istediğiniz bir şeyleri… Şifa niyetine bir gürültü kopuyor o vakit içinizde, kalp ağrınız diniyor.  Sevmek öyle güzel bir hal alıyor ki… Kendimi alamıyorum, sayfaların sevdasından, harflerin okuduklarım üzerinde ki o ilahi oranından ve kulun eksikleriyle ağlayan, terazisi şaşmış mizansız cümlelerinden…

Düşünmek için kâfi bir demlik sessizlik. Düşünmek, unutmak ve dahi unutmaya alışmak için sessizlik kâfi!  Bir de gürültüsü olmasa içimin alfabesinin, biraz da onlar sussa mesela, yaşamak daha kolay olacak sanki. Sanmak, lügatime abanmış ikinci bir dil gibi ilahi! Dilim lâl-i melâl olsa, unutsa tüm söylediklerini ve aklım ve kalbim unutsa tüm hissettiklerini…

Hiçbir şey olmadı halbuki! Hiçbir şey! Dilimin cürmünden harflere sığınırken hece hece, kalbimden uzak kalmaktan korkarken, kalabalık ürkütüyor beni. Korkuyorum sonra bu uçsuz bucaksız sessizlikten. Ah! Ben nasıl da şükürsüzüm, gözüm ve kalbim, aklım ve duyduklarım nasıl da uzak ediyor beni kendimden. İnanasım yok artık hiçbir uzvuma! İnanasım yok, beşer kılığında yalandan yontulmuş fıtratları ile etrafta gürültü çıkaranlara.

Hiçbir şey olamamışken her şey olabilmenin yüküyle, bir sessizlik mağarası arıyorum kendime. İnsan kendi Hira’sını kendisi bulur değil mi? O’nun gibi! Sessizliğimin Hira’sına  bir kuş yuva yapar, bir örümcek ağ örer mi sahi? Gürültü çıkaran olmasa bunca hiçliğin arasında! Her şeylerin kalabalığından hiçbir şey olmanın duasına sığınmak, kaybolmak gibi. Kaybolmak, her şeyi olduklarının  hiçliğine isim koymak gibi!

Görünmez kelimeler lügatinden cümleler kurmak istiyor içim. Yap-boz oynamak sonra, parçası eksik kalmış bir hayatı tamamlamak, hiçlik makamındaki varlığımla! Her şey sanılan bir dizi insanı, hiçleştirip eritmek,  üstüne dua almak istiyor kalbim çokça!  Dua etmek istiyorum, görünmez tüm harflere, cümlelere ve hiçlere… Sessizlik deminde çıt çıkarmayan cümle hecelere bir kafiye tutturmak sonra, lâl makamında salınan tüm harfleri toplayıp, hiçlik gürültüsünde yıkayıp paklamak… Ne işe yarar ki?

Ve ben, halkanın en dışındaki kişi, bunca içi kof kalabalıktan kalbimi kurtaramadıktan sonra hangi hiçlik makamı layıkıyla ağırlayabilir kalbimi, hangi kalabalık sessizce geçer aklımın yanından? Hiçliğin gölgesinde, her şeyin güneşinde bir araf hali; sussam, sussam ve unutsam her şeyi!

Sessizlik istiyorum cümle aralarına. Azalsın, azalsın ve hiç olsun dünya! Cennette buluşuruz belki. Hiçliğe yakalanmış kalbimizin kıyısında, her şeyimizle duaya dururuz cümle aralarında.

Gülnaz Eliaçık

Hayal Bilgisi/11

Gülnaz Eliaçık

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.
Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.
Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü vereniçine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman.
Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine!
Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu.
Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi.
Beş yıl boyunca, çeşitli özeleğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede...
Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında.
Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe...
En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...
Gülnaz Eliaçık

Latest posts by Gülnaz Eliaçık (see all)

Tagged with:

About author

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu. Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı. Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü veren içine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman. Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine! Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu. Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi. Beş yıl boyunca, çeşitli özel eğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede... Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında. Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe... En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv