Durup Dururken Notlar

Durup Dururken Notlar


1. Kitap Notları

Bir şekilde bana ulaştırılan ve yazar/şairlerini tanımadığım halde gıyabımda ‘değerli dostum’, ‘kıymetli dostum’, ‘gönül dostum’la adıma imzalanan tüm kitapların (ki büyük çoğunluğu soyadımı dahi doğru yazmadan göndermek zahmetinde bulunmuştur) ilk sayfalarını kopardım, henüz ne yapacağıma karar vermiş değilim, belki bir sergi açarım, bilmiyorum.

Kanaatim; insan tanışmadığı, daha kötüsü tanımadığı insanlar hakkında böyle samimi laflar etmemeli. Bu tasfiyeyi, kitaplığımı çeyreği kadar boşaltmam izledi, okumayacağım kitapları biriktirmeye de bu vesileyle ara vermiş oluyorum.

İki kelimeyi bir araya getirebilir aslında insanlar, kitap satın alarak değil, satın aldıklarını okuyarak, çoğunun kitaplığı en büyüğü, ne güzel, en son hangi kitabı okudunuz, kem küm, biliyorum ben onu…

Kitap konuşurken etiketlerinden söz açmamak olmaz. Sanat kitaplarının belki yüksek meblağla satılmasına bir anlam verilebilir. Sanat, şahsına aittir, müstakildir, paylaşılmak zorunda değildir. Akademik kitapların fahiş fiyatları ise hiçbir evrensel değerle ölçülemez, bilgi paylaşımı muteber ve zaruridir, bilgi kimsenin kapı eşiği değildir. Bu pasaj, alınacak kitaplar listemdeki 37 edebi kitabın 590 lira, 35 politik kitabın 800 lira tutmasını müteakip yazılmıştır. Kapitalizm ileriki paragraflarda yerin dibine gireceğinden şimdilik susmak gerekmiştir.

2. Toplantı Notları

Farkında olmadan ‘İki Şiir Bir Öykü’ toplantımızı gelenekselleştirmiş olduk. Alptuğ Topaktaş(şiir) ve Senem Gezeroğlu[1](öykü) ile aylardır süregelen bu toplantı, Senem hanımın yokluğunda Deniz Dengiz Şimşek[2](öykü) ile gerçekleşti.

Toplantının Mayıs ayağında, genç yazarların roman macerası gündemi oluşturdu, yaklaşık beşinci dakikada ise şiirdeki tematik algılarda dolandığımızı fark ettik.

Türkiye’de ciddi oranda bir roman okuru var(korkarım, romancı sayısı okur sayısını geçmek üzeredir), çoğunluğu popülist kitap seçen bir okur kitlesi. Korsan kitapçıların tezgâhlarındaki kitapları kast ediyorum, Türkiye’deki best seller gündemini korsan piyasası belirliyor, tersi de doğrudur, artık insanlar kalın kitaplar okumaktan korkmuyor, o yüzden genç yazarların teknikten uzak kitapları da okur bulabilir. Nasıl anlattığınız değil, ne anlattığınız ilgi çekiyor. Fantastizm genç kuşağın aklını çeliyor, böyle kanlı bir ortamda bile Bram Stoker hala okunmuyor, nedenini anlamakta güçlük çekiyorum.

Romanı editörden geri dönen biri olarak, kendimi şanslı addediyorum. Edebiyatın günümüz şartlarında mektepli olması gerek, niteliksiz bir kitap ileride her daim yolunuza taş koyacaktır.  Önümde, kitaplığıma alacağım ilk öykü kitabı var mesela, vaktiyle içindeki 16 öyküden 14’ü editörden geçmemiş, şairin en güvendiği şiirin yayın kurulundan geçmemesi gibi, diğer baştan savma şiir ertesi sayıda yer tutuyor. Kahrolsun kapitalizm.

Toplantımızın naçizane bildirgesidir:

İyi bir roman yazarı, önemli klasikleri okumuş olmalı.(Doğru yayınevlerinden doğru çevirilerle…) Roman tekniklerine hâkim olunduğunda, tahlil gücü oluşur ki başkalarındaki eksikler bu şekilde sizin kitabınızda tekrarlanmayabilir. Edebiyatta her şeyi yeteneğe bağlamak haksızlık olur, bilgi çağında sanat cahil bırakılmamalıdır.

Hayatın kendisi şiirden daha büyüktür, yazmak için yaşanmamalıdır ‘Şair, önce hayatın peşinde olmalı.’ diyor Turgut Uyar, şiiri çok mu abartıyoruz?

Öykünün şiirden en büyük farkı, burada ortaya çıkıyor; öykü, hayattan bir şeyleri koparmaya çalışıyor, şiir ise hayatı baltalıyor.

Para kazanmak için kitap çıkarmayı, yazmanın kutsalına hakaret olarak okuyorum, yazmanın itibari değeri olmalı. Yazmak belki geçindirmeli, zenginleştirmemeli.

Her kalemin kendine has bir imzası vardır şiirde, kokusunu hemen alırsınız. Gerçek şiir ortaya çıktığında, bu kokunun kaybolmasına izin vermeli miyiz? Evet, şiir teknikler üstüdür. Her şiire göre diliniz renk değiştirmeli. Bu yüzden İlhan Berk, ‘dilin sıfıra indiği yer’ olarak tanımlıyor şiiri.

Şiir, pencerenin diğer ucundadır, manzarada değil, camdadır. Önce camı görenler, Melih Cevdet’in tabiriyle şiiri yakalamışlardır. Deneme, öykü, roman gibi nesir dallarında ortak bir akılın abiliği varken, şiirde şiir/şair kadar poetika vardır, bu yüzden şiir yazılıp şişeye konmalı ve suya bırakılmalıdır. Şiir, kendini tamamlamış duygulardan ve fikirlerden arınmalı, yeni söyleyişler yakalamalıdır.

3. Hastane Notları(Bu kısım az biraz şahsidir! Kardeşim, acılarıma da kardeş olur musun frekansındadır.[3])

60 gün kimileri için iki aylık ekmek parasıdır, benim için adliyeden 60 gün daha uzak durmak. Durup dururken elimi kırdım, 45 gün alçıyla bekledim, 60 gün ‘avukat bey’ adına bir şey duymadım.

60 gün tefekkür edesi geliyor insanın, çilegâh bulası… Muasır dünyanın böyle mabetleri kalmadı, mesela 60 gün boyunca tek bir ziyaretçim dahi olmadı, dostluklar böyle günler içindir, zaten sorsalar dostluğumuzun tadı kaçardı.

Acının 15. günü, kapı üstüme kitlendi, dördü iri yarı beş beyaz önlüklü adam, ki dördünün işi kemik kırmaktır, üstüme çullandılar, elimdeki şiiri kırdılar, sonra yerine taktılar mı bilmiyorum, o ara ölmek acayip realist geliyor insana, sonra insanın aramaya cesaret edebileceği kimse olmaması ne kötü, o yüzden hastane koridorlarının şiiri bitmiştir. Zaten hepimiz kanseriz, üstümüze kusuyoruz, o yüzden artık hastaneleri edebiyata katmıyoruz. Atom çağının şiirleri klavyeden yazılır. İnsan, kalemi tutamayınca bırakıp gitmek istiyor burayı.

Sağ elimi göğsüme, şiirimi cebime aldım, eve gittim. 60 gün, elimi elime sürmedim, kitap okumadım, televizyon izledim, uyudum, yemek yedim, çok yedim, İran sinemasını bitirdim, bazen balkona çıktım, uçaklar yaklaştı ben izledim, yine yemek yedim, arıları gördüğüm yerde terlikle ezdim, daha çok yemek yedim, daha uzun uyudum, insanlar nasıl böyle yaşayabiliyor, ne güzel yaşanıyormuş oysa, bütün kaygılarını aldırabilse keşke insan, mesele tek dünya barışı istesek, şurda güneşe ne kaldı[4] desek, öyle ölsek…

Sırf acım vardı diye 60 gün şiirden uzak durdum. Acı…. Acı…. diye yalvarmayı sevmiyorum yazmak için, şiirin gelmesini olgunlukla karşılıyorum, yeni bir şiire başlamak için acıyı beklemek zorunda kalanların bu işle bir alakaları kalmamalıdır, kişisel görüşümdür:  Mazoşizm, şairler için bir modern dünya mezhebidir ve şiirin meşrebinde böyle bir maraza yer yoktur.

Söyleyeceklerim tas tamamdır, farkında mıyız bilmiyorum ama belki bize nazar değmiştir, belki pili bitmiştir insanlığımızın, gidip yenisini alalım. Sağ elim olur musun şiir?

[1] İlgilenenler için yazarın İz Yayınları’ndan Harflerin Aşkı isimli deneme kitabı mevcuttur.

[2] İlgilenenler için yazarın Notabene Yayınları’ndan Aşk Bilirkişisi isimli öykü kitabı mevcuttur.

[3] Cahit Zarifoğlu

[4] İlhami Çiçek

Hasan BOZDAŞ | Fakirane Dergisi Sayı 1

About author

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv