Ene’l Aşk (II) Arayış – Adige Batur

Ene’l Aşk (II) Arayış – Adige Batur

“Oğul gitmelisin”
“Nereye lalam, nefisten kaçış var mı?”
“İmtihan her yerde oğul, doğrudur; lakin bir vesileye tutunmalı insan. Su yatağını bulmalı.”
“Benim yatağım da menzilim de sensin Lalam.”
“Ben senin mâzinim, senin ikbalin bende değil.”
“Nerde Lalam, söyle akayım menzilime ama de bana lalam ben senin ellerini nasıl bırakırım, nasıl koparım eteğinden.”
“Oğul, senin ellerini tutacaklar, eteğine sığınacaklar kime gitsin; suyunu bekleyen ırmak daha nice zaman beklesin.”
“…”
“Git Çelebim, insandan insana dolaş, kimseye bağlanma… Sonunda biri bu seferinin haddini hududunu bildirir. Onu bul. Demem o ki Çelebim, tokadı yediğin yerde kal.”
Beyaz sakallarından ihtiyar bir tebessüm döküldü Lala’nın.

Bu konuşmadan yedi gün sonra dolunayın aydınlattığı bir gecede Çelebi Lalasına dahi haber vermeden bahtına doğru yola çıktı…

Gün batarken Selçuklu yapısı bir handan içeri girdiğinde tedirgindi. Hancı atını ahıra çekerken Çelebinin gözü han duvarlarındaki çift başlı kartal kabartmasına ilişti. Selçukluların arması olan bu kabartmada kartalın bir başı doğuya bir başı batıya bakıyordu.Kendi kendine konuşur gibi mırıldandı.
“Bir gövde de iki baş ikilik değil midir?”

Kenarda duvar gölgesine sinmiş bir adam yüksek sesle cevapladı.
“Bir başta iki göz, bir beden de iki kol ikilik olmuyor da… Akılla yürek, ruhla beden, aşık ile maşuk ikilik olmuyor da bunda niye ikilik ararsın !”
Yerinden kalkıp Çelebinin yanına geldi, gözlerini yukarıdaki armaya dikmişti.
“İki parça birbirini bütünlüyorsa tektir.”
Çelebi, hanın bahçesindeki tahta masaya buyurması için işaret etti. Yabancının söyledikleri hoşuna gitmişti.
“ Yekünde yalnız bir vardır, gerisi birin parçaları, bütünleyenidir.”

Hancı masaya soğuk dut şerbeti getirdi. Aç olup olmadığını, ne kadar kalacağını sordu. Bunları sorarken de Çelebinin karşısındaki adama memnuniyetsiz gözlerle bakıyordu. Hancı gidince adam kendini tanıttı.
“ Adım Vahdet, Şam’dan geliyorum. Bağdat ve Basra’da medrese tahsilinde bulundum. Bursa’ya gitmek niyetindeyim.
“Ben de garip bir Çelebiyim. Payitaht’tan geliyorum. “
“Nereye gidersin peki, yolculuk nereyedir?”
“Mevla bilir.”

Sonraki iki gün yağmur hiç dinmedi. Aynı isli han odasını paylaştılar, neredeyse hiç uyumadılar. İkisinin de heybesinde birer kitap vardı. Vahdet, Bağdat’tan getirdiği el yazması Fuzuli divanından okudu, Çelebinin gözleri bulutlandıkça okudu.

“Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever”

“Aşk derdi ile hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır”

“Gördüm seni elden ihtiyarım gitti
Baktım kadinê sabr u kararım gitti
Hâk oldum her yana gubarum gitti
El kıssa kapından i’tibârım gitti”

“Daha önce” dedi Çelebi, “Dile gelmeyen ne varsa söylenmeyen, boğaza tıkanıp kalan ne varsa bir bir söylemiş. İşte diyor, sen bunu yaşadın, bunu hissettin ve dahi sen buydun.”
Sonra da Çelebi bir kitap çıkardı “Bişnev in ney…” dedi, ilkin. Sonra okudu, okudu…

“Men bende şüdem, bende şüdem, bende şüdem
Men bende behaclet beser üfkende şüdem
Her bende şeved şâd ki âzâd şeved
Men şâd ezânem ki turâ bende şüdem”

(Allahım; ben kul oldum, kul oldum, kul oldum,
Kulluktaki vazifemi yapamadığımdan utanarak başımı eğdim.
Her kul, kapısından azâd olduğunda sevinir,
Bense ne zaman sana tam kul olursam o vakit şâd olurum. )

Ney’in feryadını duydu içinde Vahdet, soluksuz dinledi bu senfoniyi. Sonra “Dost” dedi, “Benim ilacım sende ve dahi seninki de bende.”

Kitapları değiştiler ve sabaha kadar deliksiz bir sohbetle yüreklerini açtılar. Çelebi isyanını anlattı, sukut-u hayalini, Acem kızını, Acem kızının gözlerini, illlede gözlerini. Lalasını anlattı, Lalasını ne kadar özlediğini fark ettikçe daha da anlattı. Yalnızlığa dokundu sonra arayışından bahsetti.

* **
“Saray benim bahtım!” dedi içinden. Şah’ın sarayından Horasan’a geldiğinde ihtiyar bir remilci önündeki kum falına uzun uzun bakıp “senin bahtında saray görünüyor” demişti. İşte şimdi Devlet-i Âliye iktidarının kalbine gelmiş, sarayın koridorlarında yürüyordu, Acem kızı.

Onu Harem ağasına teslim ettiler, iç odalardan birinde bir süre bekledikten sonra Hanım Sultan’ın huzuruna çıkardılar. Odadaki tüm gözler üzerindeydi; buraya haberler çabuk ulaşıyor, diye düşündü. Hanım Sultan’a elindeki pusulayı uzattı ve o konuşana kadar sessizce bir kenarda bekledi.
“Aziz Lalamız nasıllar?”
“Zat-ı Şahanelerinin ve sizin sağlığınıza duacılar.”
“Senin hakkında hünerli biridir, diye yazmış. Acem sarayında terbiye gördüğünü söylüyor ve hizmete alınmanı rica ediyor.”
“Lala Paşamız, sağ olsun lutfetmişler”
“Musikiden bilir misin?”
“Vaktiyle Mizan-ül Evzan’dan1 tedrisat gördüm.”
“Ya şiir?”
“Şirazî’nin divanı ile büyüdüm.”
“Osmanlı lisanını nereden öğrendin?”
“Horasan yakınlarında büyüdüm , Türkmen aşiretleriyle komşuluk ettik.”
“Âla… Harem ağasından erkan ve düzeni öğren. İhtiyacın olan münşeat yahut divanları cumaya kadar temin etsin. Gereken sazlar zaten sarayda mevcut.”

Sormaya cüret edememişti ama az çok tahmin etti. Saray kadınlarının eğitiminin bir parçası da müzik ve edebiyattı. Hizmete buradan başlayacak olmasına sevindi. Çünkü ikbal ipini en sağlam yerinden tutmuştu.

* * *
Yağmur dindi.
Çelebi handan ayrılırken durgundu. Bir gönüldaş bulduğuna sevinen ve ardınan ayrıldığına üzülen bir ses tonuyla konuşuyordu.
“Keşke, seyahatimiz aynı cihet üzre olsa idi, biraz daha bölüşseydik zamanı yahut daha çok kalsaydık burada.”
Vahdet gökyüzüne baktı. Yüzünde hafif, belli belirsiz bir tebessüm vardı.
“Rûzigar… tenime değip geçiyor, geçip gitmese kalsa, dursa kımıldamadan yüzünün kıvrımlarında… Ferahlatır mı, rûzigar, rûzigar olur mu ki o vakit ? Geçip gitmek en iyisi değil mi?”
Sarıldılar, konuşmadılar daha. Ayrı yönlere doğru yola koyuldular.

Menzilden menzile duraktan durağa geçip gitti Çelebi. Görmenin, anlamanın, yaşamanın tadını daha iyi aldığını, daha iyi anladığımı fark etti. Uğradığı her handa, kervansarayda, kasabada, çeşme başında yeni bir yüz, yeni bir hayat, yeni bir bakış açısı karşılıyordu onu. Kimini seviyor, kiminden nefret ediyor ama hepsine yeni bir keşifmiş gibi ilgiyle bakıyordu. “Yer damar damar, insan çeşit çeşit.” demişti Lalası. Neye baktığın değil, nasıl baktığın önemliydi. Anlıyordu…

Sevdiğini de nefret ettiğini de süzekten geçiriyor, onların kisvesine bürünüyor, hülyalarına dokunuyordu. İnsan hayal ettiklerinde gösteriyordu kendini. Neyi istiyorsa, neyi talep ediyorsa, neyi arıyorsa o’ydu işte.

Bir gece uğradığı hanlardan birinde üç hırsızla sohbet etmişti. Hırsız olduklarını gün ağarırken namaz sonrası heybesine uzandığında fark etti. Neyi var neyi yoksa almışlardı. Bereket versin heybedekiler helal maldı. Akşamüzeri kolcular bir kuytuda yakalayıp getirdiler hırsızları, eşyaları sahiplerine verdiler. Onun gözünde hırsızlar dün gece konuştuğu hoş-sohbet adamlardı hala. Onlarla sohbet ederken cümlerinin arasında sıkıştırılmış düşünceleri okudu. İstekle arzuyla korkuyla kurulan sıra sıra cümlelerde hayal ettiklerine ulaştı. Onların neyi aradıklarını, neyi talep ettiklerini biliyordu. Bunlardır ki heybenin boş olması onu şaşırtmadı.

Bir şey fark etmişti o gün. Yavaş yavaş eşyayla bağı kalmıyordu. Heybesi boşaldığında sırtından bir yük kalkmış gibi hissetmişti…

* * *
“Gülçiçek, Gülpare, Gül Nihal, Mahpeyker, Gülşah, Badegül, Mehlika, Gülşah ve bu da en küçükleri Servinaz.” Küçüğün yanağını okşadı Haseki Sultan, öğrencilerle Acem kızını tanıştırdı.
“Gül bahçesi gibi… Bahtınızda hoş olsun.” dedi, Acem kızı.
“Sana ne isim koydular?” dedi Haseki Sultan.
“Sitâre2… Lala efendimiz, hizmetinde iken bana böyle seslenirdi.”
“Ne hoş, saraya bir yıldız nüzul etmiş, demek.”

Haseki Sultan cümlesine bir de tebessüm eklemişti. Sitâre, isminin anlamını kinaye ile süsleyen bu kadına ilk karşılaştıkları andan beri garip bir hayranlık duyuyordu. “Nasıl her şeyi bunca telaşa rağmen, bu kadar ölçülü ve en olması gereken şekilde yapıyor.” diye düşündü.

Haseki Sultan ince, uzun boylu, beyaz tenli bir Çerkez kadınıydı. Köle olarak saraya getirilmiş, hemen dikkat çekmişti. İlk bakışta farklı hiçbir şeyi yoktu. Ama onu biraz takip ettikten sonra insanda karşı konulmaz bir hayranlık hissi uyandırıyordu. Bu öyle bir etkiydi ki çevresindekiler ona itaat etmeye mecbur değil, adeta gönüllüydü.

Tüy gibi hafif bir endamı vardı. Geniş etekleri yere kadar değen elbisesi sayesinde adeta yürümüyor da süzülüyor hissi veriyordu. Konuştuğu zaman sesine etkileyici bir ifade hakimdi. Buna rağmen az konuşuyor, çok tebessüm ediyordu.

Tanışma faslından sonra önce kurallar, düzen ve erkan anlatıldı Sitare’ye. Ola ki Hünkar huzuruna çıkarsa nasıl davranacağı, kime nasıl hitap edeceği gibi bilgiler verildi, uzadıkça uzadı… Hadi artık başlayalım, demek istiyordu, içinde dayanılmaz bir tanınmak, bilinmek, görülmek isteği vardı. Çok beklemedi…

Saraya geldiğinin yedinci gecesi, kaldığı hücrenin kapısı çalındı. Hünkarın hizmetine bakanlardan biriydi gelen. “Hazırlan” dedi, “Huzura çıkacaksın.”

* * *
Kırk gün aynı hal üzre geçti. Gönlü kanatlandı sanki Çelebi’nin, bir güvercin gibi hafiflemiş yüklerinden kurtulmuştu sanki. Hiç kimseye bağı yoktu, hiçbir şeye tamahı kalmadı, hiçbir yere kök salmadı. Buyruk yoktu, sorumluluk yoktu, alacak verecek yoktu. Dupduru bir denizdi içi. Kimseye eyvallahı, kimseden şikayeti yoktu. Basiretinin önündeki tüm sisler dağılmıştı, her şey berraktı artık. Öyle bir yerdeydi ki ne öncesi ne sonrası vardı.

Kırk birinci gün, içinden nehir geçen bir şehre ulaştı. Gün ortasında bir cami avlusuna sığındı, hava sıcaktı. Şadırvanın serinliğine kendini bıraktı kendini. Sonra ağır ağır kollarını sıyırdı, yemenilerini çıkardı. Suyun tatlılığının hevesiyle ilk yudumu ağzına götürecekken ensesinde bir tokat patladı. Öfkeden kan beynine sıçramıştı. Bir anda ok gibi ayağa fırladı.Tokadı geldiği yere iade etti. Genç ve çelimsiz bir dervişti, karşısındaki. Tokada aldığı karşılıktan sonra ürktü, geriye iki adım attı, sendeledi. Sonra dönüp mahcup bir ifadeyle geldiği yere doğru gitti.

Dervişin halini görünce Çelebi’nin içi burkuldu, pişman oldu. Bir yanlışlık olmuştu belki, bir kaza, bir yanlış anlama. “Vurmasaydım keşke” dedi. Arkasından koşup yetişmek istedi ama tam o sırada gözleri, dervişin yöneldiği tarafta talebeleriyle oturan ihtiyara kilitlendi. Gördüğü bu çehrede Lalasının izleri vardı… O an Lalasının sözleri geçti aklından: “Tokadı yediğin yerde kal.” Böyle demişti Lalası tebessüm ederek…

Merakı baskın geldi Çelebi’nin. Fark ettirmeden avlunun kenarından ilerleyerek ihtiyarın olduğu taraftaki çamların gölgesine oturdu. Yaşlı adamın etrafını talebeleri çevrelemişti. Tokadı yiyen genç derviş, ayakta el bağlamış bekliyordu. İhtiyar, genç dervişe tebessüm ederek “Haydi can, şimdi de git ordakine vur tokadı.”dedi, eliyle şadırvandakilerden birini işaret etti.

Genç derviş, boyun büktü, hürmetini göstererek önce birkaç adım geri çekildi, sonra yavaşça dönüp şadırvanın başına gitti ve söylenileni yaptı. Abdest alan orta yaşlı adam başını çevirdi; öfkeyle suratına baktı dervişin. Sonra önüne döndü abdest almaya devam etti.

Derviş dönüp geldi, olanları anlatmak istedi ama ihtiyar başını salladı usulca. “Şimdi” dedi, “Ona git tokadı indir ensesine.” Eliyle şadırvana henüz oturmuş, hiçbir şeyden haberi olmayan birini gösterdi. Derviş tereddüt etti bu defa:
“Ama Efendim, o bizim Deli Derviş.”
İhtiyar “Biliyorum” dedi sakince.
Çelebi bu deli sıfatından adamın pek tekin biri olamdığını düşündü. Genç Derviş üstelemedi, adama doğru ilerledi, çekingen bir tavırla da olsa tokadı indirdi ensesine. Adam hiç istifini bozmadı, sanki kâle almamıştı. Abdest almasına devam etti. Derviş, ihtiyarın yanına döndü, dizinin dibine oturdu. Pişmanlık vardı halinde.
“Yetmez mi, Efendim ?”
“Yeter mi can, sen söyle! Mevlana’yı bilmez, ilim taleb edersin; hakikattan anlamaz, sende olmayana cüret edersin… Bu ders Mevlana’nın dersidir… Unutma bu dersi.”
“Unutmam Efendim”
“Dinle şimdi can, sen üç makam gördün ve dahi üç kapı tokmağına dokundun.
İlkinde tokadına tokatla karşılık geldi, kısasa kısas, bu şeriat makamıdır, erkan bu makamdadır. İkincisinde tokadı yiyen bî-çareydi. Tokadın niye geldiğini biliyordu; Lakin nerden geldiğini bilmiyordu. Bundandır ki şöyle bir bakmadan edemedi, tokadın hangi musibetin eliyle geldiğini görmek istedi. İşte bu makam da tarikat makamıdır, yol bu kapıdadır.”
“Ya Deli derviş?”
“O dönüp bakmaya zahmet etmedi, zira tokadın nerden geldiğini de niye geldiğini de biliyordu. İşte bu da hakikat makamıdır. Sebepleri aşıp ardındaki hakikate bakar, zâhirde şer olan hakikatte hayır olabilir.”

* * *
Sitâre, heyecanını bastıramıyordu. Büyük gün gelmişti sonunda. Huzura çağrılması nasıl böyle çabuk olmuştu? Hünkar nasıl olmuştu da onu fark etmişti? Acaba gizlice gelip derslerden birini mi dinledi yoksa Haseki Sultan, Hünkara kendisinden mi bahsetmişti. Ya da güzelliği her yana yayılmış da Hünkar’ın kulağına mı gitmişti. Nasıl olduysa olmuştu işte. “Büyük gün geldi” diyordu.

Harem görevlileri onu diğer sazendelerle birlikte bir odaya koydular önce. Erkan ve düzeni denetledi harem ağası, sonra Hünkar’ın huzuruna alındılar. Genişçe bir salona girdiler. Kafes benzeri bir paravanın ardına geçmeleri işaret edildi. Orda kendilerine ayrılan yere oturdular. Hünkar böyle emretmişti ve salonun diğer ucunda Haseki Sultanla başbaşa kalmışlardı. Sitâre onları ancak kafesin küçük aralıklarından görebiliyordu. Sırayla huzura çağrılacaklarını düşündü.

Kimse çağrılmadı… Sitâre büyük bir sükut-u hayale uğramıştı. Hepsi bu kadardı işte… Tüm bu saltanat sofrasında bir dekordan ibaretti. Öfkeden ellerinin titremeye başladı, yüzüne dağılan sıcaklık, alnına biriken ter damlacıkları kendini ele vermek üzereyken Haseki Sultan kapı eşiğinde duran harem ağasına işaret etti. Ağa kafes ardında hazır bekleyen sazendelere yaklaşıp başlamalarını söyledi. Ve müzik başladı…

Hünkar elindeki aharlı kağıda, kamış kalemle sülüs bir hat yazarken ona hayranlıkla bakan eşi, çok önce başka bir padişaha yazılmış olan dizeleri şimdi onun için terennüm ediyordu:
“Şaha, bu suret-i ziba sana haktan inayettir
Sanasın sure-i Yusuf cemalinden bir ayettir.”*

* Şahım, bu özenilip yaratılmış suret sana Allah’tan bir armağandır / Öyle ki, Yusuf suresi sanki senin
güzelliğini anlatır..


1 Ali Şir Nevai’nin müzik makamları ile ilgili eseri.

2 Sitare, Farsça yıldız anlamındadır.

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

2 Comments

  1. Endezyar 23 Ocak, 2016 at 10:49

    Yazdıklarınız karşısında tek kelime ile ‘lâl’ oldum.

    • Adige Batur (@adigebatur) 27 Ocak, 2016 at 06:25

      Teşekkür ederim. Eyvallah.

Bir Cevap Yazın

Arşiv