Giderken Konuşmalar I-II-III-IV

bu demir kuşların okuma yazması yok
hep yanlış adrese götürüyorlar seni.

İLK GÜN

Bugün Pazar. Bütün günler kanatların ertesidir. Sevincin kursağımıza dikilemediğidir. Buika, ah o kadın, kulağıma fısıldıyor: Çocuksun sen, ağzında la’l, asıyorsun rüyalarını zifire. O zifir ki gelecekten bir ağaç. Aslında o böyle söylemiyor, ama bunu vehmetmekte ne sakınca var ki. Zaten yoksun. Ki her zaman yoksun. Ülkelerin bayrakları yarıya çekilsin, taşınıp duruyorsun gözlerimle ordan oraya. Sınırları çizen antlaşmalar bozulsun, herkes dilini unutsun, tek dil konuşacağız: Güneşin ebkem lisânı. Birileri şu kuşları vursun, didikleyip duruyorlar kalbimi. Şu kuşlar dilimdeki yaraya vurulsun, susturamıyorum alıp kaçtıkları kalbin dallarını. Çiçeklenip çiçeklenip konuşuyorlar kafamın içinde.

Sen nereye gidiyorsun?

Ki sen zaten gelir gibi gidiyorsun hep. Nasıl oluyor bütün o ışıklar, sesler, görüntüler. Hepsi nasıl zuhur ediyor birer birer zamanın yaprakları içinden. Ve bu benim göğsümü niçin katlayıp duruyorlar.

Bayım, susmak bizim çeyizimizdi, sandıklara yükleyip -çalgısız çengisiz-  bir at üzerindeki Siyah Nûr’a verdiler bizi. Biz seninle aynı haneye yâr olduk, iki diz dize mâsum olduk, seninle aynı ocağa kül olduk. Önce bir olduk, sonra yavaş yavaş diğerleri. Yakınlaştıkça harlanıyor ateşi kederlerin, ki bu yakınlığın fiziksel yakınlıkla alâkası yok, sen de biliyorsun. Anlatmayalım, susalım. Kıskandım bildiğimizi. Sesinin burçlarına  konan serçeleri… Alakasız yere çevrilen başlar gibi suyun yüzeyinde bir ceylan yüzüdür sesin; mahcubiyet bu ceylanla avlanabilir ancak.

Burada bir çöl büyütüyorum, mızmız bir çocuk henüz. Güneş gitti. Gitsin. Bütün ümitler serabın kalbinde çürüdü gitti. Onlar da gitsin. Çöl… Büyüyor işte.

Ve hâlâ bir şiir mısraı olarak “ben de seni seviyorum”

8 Temmuz 2012

***

Kısacık bir an’dık: kuşların Boğaz’ı geçişi gibi
rüzgârın tozları savuruşu gibi
yaprağın toprağın yanağına değişi gibi
sevdik ve öldük.

Gayret üzerine düşünüyorum bazen. Yara birden bire buğulanır, biliyorsun. Bütün bir yılı duvarlarıma açttığım billûr yaradan evreni izlemekle geçirmişim. Kucağımda kendinden ölgün kelimeler, kokular adına karışıyor. Kollarımda gölgeler -üzerine gözyaşı, uyku, rüya giyinmişler- Günün içinden geçemiyorum. Konuşup duruyorum hiç anlaşılmadan, hiç susmadan. Kelimesiz, imlâsız. Konuşup duruyorum. Susarsam sanki yokluğun askersiz kalmış her cepheden -ki bütün cephelerde savunmasızım yokluğuna- hücuma geçecek. Ellerimde kadim zamanların kirli kehanetleri ufalanıyor. Şehirler sesimize çatı olabilir mi ki?

Müzik kutusunda eski kitapların külleri ve Fırat ve Dicle ve mürekkebi kalp şehrine akmış hikâyeler… Gidip gelmeyenler, yazılıp okunmayanlar, sevip sevilmeyenler… Aynı hikâyeler… Yüz yıl, bin yıl aynı… Birini alıp Yokluk Başkenti’ne gök yapabilirim. Ne de olsa güneşsiz, bulutsuz, mavisiz sonsuz bir bekleyiş rengidir o kentin tavanı. Asılır durur başımın üzerinde yalanların neon lambaları. Söner, yanar, söner… Önce sönmektir bir ateşin kaderi çünki. Neresinden başlarsan başla hiç birbirine çakılmamış iki taş gibidir bazen beklemek. Çak çak çak! Olmuyor bu zifir bekleyişten boşluğa vuruldukça bir aydınlık zuhur etmiyor. Şehirleri üzerimize çekiyoruz, taşlar inceliyor ışığı görmeden. Ne uzun asırdır bu İlahî. Neresini tutsam sökülüyor vaad edilen günün bayrağı. Nereye gidecek bu tren Yokluk Başkenti’ne uğramadan. Ardında yüküm bakakalırım işte. Bakakaldım. Hep öyle. Almadı ya yıldızları çuvallarında çürüdüler. Bir çocuğun geleceğinden geçmişine yolladığını mektuptu onlar. Almadı ya elmaları unutuldu genç kız yanaklarının. Almadı ya ben bu kentte korkuyorum.

Çabuk olmalı gece yahut da bu kadardır umabileceğim. Sessizlik ilişmiş mektuplar, adımlarımı yutan döşemeler, gölgesi olmayan gidip gelmeler… Çabuk olmalı gece yahut da sabah. Hangisi yetişirse ona hamd! Yetişmezse de bu sessiz meyvesi mahzun meleğin, bu bahçeleri tarumar etmiş güzü, bu uzun uzun beklemelerden getirilmiş taze ölümleri…

Şimdi, bir noktadır. Nefes alsın diyedir. Bir şairin akla çaldığı mayadır. Unutulacak şeyler söylenmeyenler değildir. Kelimeye durunca kalbimdeki ur, bir başka büyük yaradan ve belki isimsiz bir kederden intihaldir bütün bu abartılmış acılar.

İki el sıcaklığında söylemişimdir, yine de söylerim:

Kelimeler köşelerine çekilince, 
sarıldım, duaydı, geçerdi.
ne kısa bir ağrıydı dünya: iki kol mesafesi kadar.

Haşiye: Füruğ, ne güzel kadınsın sen! Ben bazı acılara geç kalmış başa sardığın replik, ne olur bir tayın gözbebeklerinden ölme! 
Âh…
Haşiye 2: Buraya bir müzik kutusu koyamadım.
15 Temmuz 2012

***

“Bir mektup yaz, dağılsın yokluğun” diyordu yoldan geçen bir deli tekerleme şeklinde.*

Eli kolu kırılmış bir göçebeyim ben. Nasıl anlamazsın, sesine iliştirilmiş bir ömrün mevsimi gibi geçip gidiyorum. Kızıllarım tuttu beni. Güneşe sarılan bulutlar gibi ağlamak tuttu beni. Nasıl anlamazsın birbirine iliklenmeyen iki yaka gibi zamanımdan düştü upuzun beklemek. Nasıl anlamazsın kalbime zerk edilmiş bu titremeyi, içinde zangoçu özlemek olan o mabedler, sessizliğe mi çağıracaktı her gün keşmekeşinde ellerini kaybettiğim bu şehrin. Uzun cümleler kurup yalnız sana bahsettiğimi, seni görünmez kılmaya çalıştığımı, seni -büyük yaraların kırmızı çiçeği seni- Nasıl anlamazsın!

Ne ki duası tutmaz bir bulutmuşum, rahmeti kurumuş, o yüzden ne söylesem çenesi düşmüş bir nefs konuşuyor, ne söylesem anlaşılmıyor, ne söylesem büyüktür, ne söylesem gam.

Oysa ben, sesini duyunca ne var ne yok kaldırıp güneşlendiriyorum. İyileşiyor evimin duvarları. İyileşiyor bakışlarım.
Of yok. Ama yoksun yani.
Bağırıyorum dağlara bağırıyorum. Sesim çıkmıyor. O kadar ağır ki gök geçmiyor. İçimizden içimize kızıl nehirler… Şekli belli olmayan yüzlerle alışverişler… Ve hâlâ fethedilememiş yaralar var. Telesekreter kayıtlarından uzanan ağrılar, güneş ve güneş; bulunamaz bahçelere mülhem. Yok bir şey, anlıyorsun. Yokluk, neye isim olsa kırılır uzakta bir alemin gölgesi. İncinmesin diye yollar, döneceğin yere bırakıyorum duayı. Gitmek, dönmektir ne de olsa. Ama işte…

Nasıl da yoksun, derinlere çekilir suları doğurduğum kuyuların. Denizi bulamamış denizlerdir, zifirdir onlar. Gülümsemeye dizilmiş boncuklardır beklemek, koptu kopacak. Hani gitmek dönmekti. Döner gibi uzaklaşıyorsun. Yarası göğü tutmuş bir çöl gibi içten içe donuyor, sonra dokunulmamış ellerini koynunda yakıyorsun.

Her bir boncuk tanesini gözlerimden biriktirdim. “Günlerce gecelerce” diyor bir şarkı. Âh daha neyi biriktirdim bilmiyorum. Görünmezim sanki. Parmak uçlarımda ateş böcekleri büyüyor. Hani dönüyordu dünya, dönmeyeceksin ama. Bin bir sokaklı labirent dünya, o kadar deli kayboluyor ki haritalarım boncukları bırakıyorum ardıma. Bu olduğum yerden olmadığın yere niçin döneceksem? İçimin kuşlarını salıyorum. Pençesinde saçlarımdan örülü kelimeler var, öp ve iade et! Bağırdığım oyuklara örteceğim onları. Kimse duymadan bağırdığım bağırdığım… Sen bile…

Benim kalbim kuş kadar ve gökten ağır. Pencerelerimi örttüm, gelmeyeceksen, turunçlar çürüsün, kurtçuklar bayram etsin, etmeyeceksem, gülümsemek de bu evin dışında kaldı ne de olsa…

Sustum sormadım. Takati kesilmişti iletilmeyen duaların. Sustum, geri aldım ne varsa. Hiç’tim, yine hiç oldum.

*Aslında “Sıkıntı, Tefeül ve Karınca” yazısında geçiyor, ama o kadar çok mektup yazmıyorsun ki deli gelip bünyemi ele geçiriyor, salıyor beni sokaklara…

Ramazan 12, 1433
Temmuz 31, 2012

***

Uzun uzun suskunluklarla doldurulmuş mektuplar yazıyorum, bir anlayanı var elbet.

Başka bir şey söyleyemiyorum.

Söz, pıtraktır.
Bir şey daha… ve bir şey ve bir şey… Gülmeceli şeyler okuyalım meselâ. Gülünce çocukluğum dağlardan bağırıyor bağırıyor, gülüşünün sessizliğinden duyulamıyor, ne çok çocuklaşacağı kaderi güden çobanların. İnsanların çoğu yoksul değil, yoksun diyorsun durduk yere. Kaybediyorum varlık telaşesini. Yoksunluğu gideren dualar aşkına! Bir tenden bir tene almaklığı bitmiyor ki nefsin. Olmayacak şeyler yüzünden oluyor hep bu olanlar. Gittiğin yerlerden hiç bayram getirmiyorsun, göndersen yolda çalınıyor. Kırmızı ve güz çiçekleri işte. Kağıtlara geçirmeyi unuttuğum kısa öyküler yazıyorum, hepsi komik, tuhaf ve acıklı. Yani iki kişilik…

Unutuluyor söylenceler. Yollar beni kahretmeye uzuyorlar. Hâlbuki sesini taşıyan otomobiller ne güzeldir. Sararıp çıkardığım rüyalar, bir mağaranın kalbinden bir nehrin ağlayaşı gibi uzun… Ne söylüyorum yani biliyor musun:Bu sarılmak kefen. Kefenlenmeden rahat etmez bu ten.

Garabet örülü rüyaları suya üflüyorum.
Yarın gelmiyor, önceki gün de.
Söz, parmaklarımdaki kurumuş kanla kalemi açıyor.
Mektuplar iflah olmuyor, beklemek de.
Herkes uyuyunca işçiliğini Turgut Uyar’ın yaptığı şiirlerden külah yapıp başıma, sana mektuplar örüyorum. Kalemle değil, tığı ile.

“Düşünce gülümsemen güzel, gülümse!” diyordum eski mektupların birinde. Saksı çiçeğim olduğunu anımsıyorum, hiç su hiç güneş ve âhımın büyüttüğü ben; hep gölgesinde kuruduğun, hep zincirlerle dönülmüş kendini tavaf eden saksılarda sen.

Yeni isimler buluyorum, artık çoktan unutulmuş aşıklardan intihal cümlelerle:
“Yarın ne kadar sürer diye bir soru sormuştum Anna, hatırladın mı? 
Sonsuzluk ve bir gün kadar…”*
Göğsünde öpülmemiş güneşler… Bekliyoruz Paul, “sonsuzluk ve bir gün kadar”
Âh Paul
 *Eternity and a Day
22 Ağustos 2012
Nergihan Yeşilyurt

Nergihan Yeşilyurt

Seksenli yılların nisanında Trabzon’un Maçka’sında doğdu.

Ev hanımı bir anne ile işçi bir babanın üç çocuğundan biridir. Üç yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi ve halen bu şehirde yaşamaktadır.

Üniversiteye kadarki eğitimini İstanbul’da tamamladı. Üniversite için Çorum’a gitti; Hitit Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu.

Astronomi, Osmanlıca, tarih, psikoloji, sosyoloji, fotoğraf, tiyatro ve Klasik Türk Şiiri’nemeraklı. Çocukluğunun büyük bir bölümü köyde geçen biri olarak tabiatla iç içe olmayı daima sevdi. İlk şiirini on bir yaşında yazdı. Bu şiir İstanbul çapında düzenlenen bir yarışmada birinci oldu. Bu tarihten itibaren lise dönemine kadar okullarındaki edebiyat projelerinde yer aldı, bulduğu her şeyi okudu. Lisede okulunda çıkan Toprak Dergisi’nin editörlüğünü yaptı.

Amatör olarak radyoculukla ilgilendi, üniversitenin panel, dinleti, söyleşi gibi organizasyonlarında spiker olarak görev aldı. Ayrıca üniversitede bir grup arkadaşla beraber çıkardıkları Baykara Dergisi’nde halkla ilişkiler bölümünün sorumluluğunu üstlendi.

Sahte Vefa, Temrin, Serencam, İzdiham, Yumuşak G, Ay Vakti, Hacı Şair, Hece ve Mahalle Mektebi vb. dergilerde şiir yayımladı. Kültür-sanat ve kitap yazıları kaleme aldı; söyleşi yayımladı. “Yalan Ayaklı Dorothy” şiiri TYB 2014 yıllığında yer aldı.

Dört yıllık muhabirlik, editör yardımcılığı tecrübelerinden sonra, bugün bir STK’nın projelerinden birinde editör olarak görev yapmaktadır. Bu aralar Gökçe Özder ve Ali Berkay ile birlikte Davud’un İnsanları isminde bir e-dergi çıkarmakta, ilk şiir kitabına hazırlanmaktadır.

iletişim: nergihan.yesilyurt@gmail.com
Nergihan Yeşilyurt

About author

Nergihan Yeşilyurt

Seksenli yılların nisanında Trabzon’un Maçka’sında doğdu. Ev hanımı bir anne ile işçi bir babanın üç çocuğundan biridir. Üç yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi ve halen bu şehirde yaşamaktadır. Üniversiteye kadarki eğitimini İstanbul’da tamamladı. Üniversite için Çorum’a gitti; Hitit Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Astronomi, Osmanlıca, tarih, psikoloji, sosyoloji, fotoğraf, tiyatro ve Klasik Türk Şiiri’ne meraklı. Çocukluğunun büyük bir bölümü köyde geçen biri olarak tabiatla iç içe olmayı daima sevdi. İlk şiirini on bir yaşında yazdı. Bu şiir İstanbul çapında düzenlenen bir yarışmada birinci oldu. Bu tarihten itibaren lise dönemine kadar okullarındaki edebiyat projelerinde yer aldı, bulduğu her şeyi okudu. Lisede okulunda çıkan Toprak Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Amatör olarak radyoculukla ilgilendi, üniversitenin panel, dinleti, söyleşi gibi organizasyonlarında spiker olarak görev aldı. Ayrıca üniversitede bir grup arkadaşla beraber çıkardıkları Baykara Dergisi’nde halkla ilişkiler bölümünün sorumluluğunu üstlendi. Sahte Vefa, Temrin, Serencam, İzdiham, Yumuşak G, Ay Vakti, Hacı Şair, Hece ve Mahalle Mektebi vb. dergilerde şiir yayımladı. Kültür-sanat ve kitap yazıları kaleme aldı; söyleşi yayımladı. “Yalan Ayaklı Dorothy” şiiri TYB 2014 yıllığında yer aldı. Dört yıllık muhabirlik, editör yardımcılığı tecrübelerinden sonra, bugün bir STK’nın projelerinden birinde editör olarak görev yapmaktadır. Bu aralar Gökçe Özder ve Ali Berkay ile birlikte Davud’un İnsanları isminde bir e-dergi çıkarmakta, ilk şiir kitabına hazırlanmaktadır. iletişim: nergihan.yesilyurt@gmail.com

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv