Güzide Bir Medeniyetin Mimarisi: Endülüs – Sena Nur Yılmaz

Güzide Bir Medeniyetin Mimarisi: Endülüs – Sena Nur Yılmaz

Endülüs. Bu ismi nereden aldığı hususunda farklı iddialar vardır. Tarihçelerin çoğu, Fandal ve Vandal isimli kabilelerden dolayı Fandalusiya denildiğini, Araplar ise telaffuz noktasında zorlandığı için Endülüs ismini kullandığını iddia etmiştir. Kimilerine göre ise Yunancada İspanya’nın yerine kullanılmaktaydı.

İleride büyük bir medeniyet merkezi haline gelecek, 70 kütüphaneye ve 2 binin üzerinde camiye ev sahipliği yapacak, kendisinden ‘yeryüzünün pırlantısı’ olarak bahsedilecek Endülüs’ü fetheden Tarık b. Ziyad fetih için şu kasideyi yazmıştır:

Bindik katranlanmış gemilere,  

Allah; nefislerimizi, mallarımızı ve ailemizin cennet karşılığında bizden alır ümidiyle…

Bu uğurda bir şey istersek kolaylaşın bize,

Hiç aldırmayız kanlarımızın akıp gittiğine,

Şayet kavuşursak kavuşulması yüce şeye

Endülüs, çeşitli inanç ve ırk grupları ile birlikte hoşgörü içinde yaşamış bir medeniyetti. İçinde çeşitli meyvelerin bulunduğu cennet bahçesi gibiydi. Öyle denirdi zaten ona. Sadece mimarisi, kültürü ile değil hoşgörüsü ile de bu övgüye mazhar olacak bir ruh haline sahipti.

Oryantalist Dozy İspanya Müslümanlarının Tarihi kitabında şöyle der: “Arap fethi İspanya için nimet oldu. Önemli bir sosyal devrimi gerçekleştirdi. Memleketin asırlardır altında inlediği sıkıntıların büyük bir kısmını ortadan kaldırdı… Araplar şu usule göre yönettiler: Vergiler eski hükümetlerinkilere nispetle tamamen azaltıldı. Köle çiftçiler veya gayri memnun esirler tarafından işlenen uçsuz bucaksız derebeylik alanları şeklinde paylaşılmış toprakları zenginlerin ellerinden aldılar ve arazide çalışanların arasında eşit olarak bölüştürdüler. Yeni sahipleri oraları büyük bir gayretle ekip biçtiler ve en iyi hasadı elde ettiler. Ticaret kendisini ezen sınırlamalar ve ağır vergilerden kurtulunca, hatırı sayılır bir gelişme gösterdi. Kur’ân kölelerin uygun bir azatlık parası karşılığında hürriyete kavuşmalarına imkân tanıyordu, bu da yepyeni enerjilerin ortaya çıkmasını sağladı. Bütün bu tedbirler genel bir refah ortamı meydana getirdi ki, Arap egemenliğinin en başındaki hüsnü kabulün sebebi de zaten bu idi.”

Emevi Emirliği’nin kurulması ile Endülüs’ün yönetimine geçen I. Abdurrahman hakkında şöyle der İbn Hayyan:

“Abdurrahman, son derece halim-selim, bilgili, zeki, kesin kararlı, güçlü, sürekli hareketli bir kimse idi; adaletsizlikten hoşlanmaz kendi işlerini başkalarına bırakmaz devlet işlerini yalnız kendi görüşlerine bağlı kalarak yerine getirmezdi. Cesur, hamleci, fevri hareketten uzak, kendine güveni tamdı. İhsanı bol, cömert, beliğ, şair, akıcı konuşan bir şahsiyete sahipti. Abdurrahman, cenaze namazlarına katılır, bilhassa cuma ve bayram namazlarında camilerde cemaat arasına girer, minberde hutbe okurdu. Hastaları ziyaret eder, halkla sıkça bir araya gelir ve sohbet ederdi.”

Halkın her zaman sesi olmuştu Abdurrahman. Birlikte aynı sofraya oturmuş, aynı ekmeği paylaşmıştı onlarla. Aslında tam da olması gerektiği gibiydi. Medeniyet, tek başına bilgi ile oluşmaz. Hoşgörünün olması, halkın da söz sahibi olması bir medeniyeti oluşturan mihenk taşlarıdır. Abdurahman kendisini taht sevdasına kaptırmamış, duygusal yönünü geri plana atmamış, geçmişine bağlı biriydi aynı zamanda. Onun için “Emevilerin sadık evladı” tabirini kullanmaları boşa değildir. Memleketine olan hasretini bir nebze olsun azaltmak için çölden hurma ağacı getirtip, Kurtuba’daki sarayının bahçesine diktirmiş. Bu hurma ağacının altında şu kasideyi okurmuş:

Güzel hurma ağacı! Sen de benim gibi bu yerlerin garibisin.

Fakat batı rüzgarları, senin de ince dallarını nazlı nazlı okşuyor, köklerin bereketli bir toprak buluyor. Zirven saf bir hava içinde yükseliyor.

Bendeki kader sende olsa kim bilir ne gözyaşı dökersin?

Tarihin cilvelerinden senin hiçbir korkun olamaz. Ben ise, daima onun tecavüzlerine maruz kalıyorum.

Bedbaht talihin, Abbasiler’in gazabı, beni sevgili vatanımdan ayrı düşürdüğü zaman, Fırat sahillerini süsleyen hurma ağaçlarını gözyaşlarımla suladım.

Ne hurma ağaçları ve ne de tatlı tatlı akan nehir hiçbiri kederlerimin acı hatırasını saklayamadı 

Sen ey hurma ağacı! Vatanından ayrıldığın için elem çekme.

Kurtuba Ulu Camii

İç karışıklıklardan dolayı imar faaliyetlerinde geciken Endülüs’e büyük bir cami ve saray yaptırmak istemiştir Abdurrahman. Kurtuba’nın merkezi sayılabilecek Vadi’l-Kebir (Guadalquivir) nehrinin yanına inşaa edilmeye başlanmış ve bir yılda tamamlanmıştır. İleride farklı hükümdarlar ona ilaveler yapacak ve genişletecektir.

Temeli, 786 yılında I. Abdurrahman tarafından atılan, II. Abdurrahman, III. Abdurrahman, II. Hakem döneminde genişletilen, eklemeler yapılan, el-Mansur döneminde ise son halini alan camiinin ilk şekli geniş bir avluya açılan kıble duvarına dikey uzanan dokuz sahınlı bir ibadethaneden oluşmaktaydı.

Caminin portalında at nalı şeklinde bir kemer bulunmaktadır. Bu şekildeki kemer Vizigot İspanyası’nda çok yaygındı.

Mihrabın önünde yer alan kubbenin içi sekiz kavisten oluşmuştur. Kavislerden oluşan üçgenlerin içinde de ayrı bir ince işçilik vardır. Kurtuba camisinde genellikle bitkisel motifler kullanılmıştır. Doğu ve Batı mimarisinin harmanlanması ile ortaya çıkan bu eşsiz yapı için daha kapsamlı bilgi almakk .

1523 yılında katedrale dönüştürülen, aslını kaybeden Kurtuba’yı gören V. Şarl bu durumun karşısında şöyle demiştir: ” Siz kendimizin veya başkalarının herhangi bir yerde inşa edebileceği bir yapıyı yapmakla dünyada bir eşi daha olmayan müstesna bir eseri mahvettiniz.”

1492’de Kurtuba’da çan seslerinin duyulması ile sessizliğe bürünen ezan sesleri 519 sene sonra, 2011 yılında yeniden yükselmeye başladı. Cuma namazı kılındı asırlar sonra. Orada bulunan müslümanlar için bu, tarifi zor bir duygu olmalıydı. Vatana kavuşmak gibi sevinç dolup taşmıştır yüreklerden, kim bilir.

El-Hamra Sarayı:

“Mü’minlerin son ahı” derler el-Hamra için. 1492 senesinde Kardinal Don Pedro de Mendoza buradaki müslüman hakimiyetine en yüksek kuleye Haç’ı dikerek son vermiştir. Bu, içini dağlar her Endülüs sevdalısının. Bir medeniyetin yıkımı artık resmen kabul edilmişti nitekim. Gırnata’nın zarif sarayı Nasiriler Devleti(Gırnata Sultanlığı) zamanında yapılmıştı. El-Hamra için İslam Sanatı’nın zirvesi desek abartmış olmayız herhalde. Dış görünüşü süsten uzak olan bu yapının içine girdiğinizde sizi zengin mimari üslubu karşılayacaktır.

Saray, 12 tane aslan heykeli olan Aslanlı Avlusu(Patio de Leones) ile meşhurdur. Şöyle denir bu avlu için:

Bu havuz benzersizdir; Allah diledi ki, 

Akılları durduran güzellikteki o,

Her şeyden üstün olsun.

Kabartmalar, hat, çiçek motiflerinin kaynaşması ile yapılan süslemelerde mermer kullanılmış.

İnsanı sarhoş edici güzellikteki bu mekan haçlıların eline geçince bazı bölümleri yıkıp yerine barok tarzı ile yenilenmiştir. El-Hamra Sarayı hakkındaki bilgilere tarihi kaynaklarda azınlıkla rastlanır. Sarayın kitabelerinden birinde yazan bir şiirin şu dizesi aslında el-Hamra güzelliğinin bir özetidir.

Türlü türlü ziynetler ile bezenmiş güzellikler dolu bir bahçeyim, 

Füsunum ile gözlerini taltif ederken, ne olduğunu anla!

Endülüs bu iki meşhur mimarisi Kurtuba Camii ve El-Hamra Sarayı dışında pek çok daha yapıları vardır. Bunlardan bazıları , II. Abdurrahman tarafından yapılan Medinetü’z-Zehra Sarayı ve III. Abdurrahman bu camiideki Rico Salonu’nun güneyine yaptırdığı Medinetü’z-Zehra Camii, Ebu Cafer el-Muktedir döneminde yapılan Caferiye Sarayı bunlardan bazılarıdır.

Bibliyografya: Büyük İslam Tarihi:Endülüs Emevileri, Prof. Dr. Nermin Sinemoğlu, Çağ yayınları, 1988– İslam Tarihi:Endülüs Medeniyet Tarihi, Mehmet Özdemir,2014–Roger Garaudy, Geleceğimizde İslam Var

About author

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv