İskele – Özlem Çelik

İskele – Özlem Çelik

Axiom of Choice – Calling eşliğinde*

 

Tam ağzını açmış iki kelam edecekti.
Vazgeçti…
Ne kadar çabuk vazgeçti söylemek istediklerinden. Oysa anlatacakları belki de bir nesle ışık tutacaktı. Kendisine bu denli güvenmiyor oluşunun ardında yatan sır, yazıyla anlatamadığı olabilirdi.
Yazıyla anlatamadığını, nasıl olur da lafız ile dillendirecekti?
Susmanın kalesinde, sığınmacı olarak kaldı ve onun gelmesini bekledi.

İskelenin diğer tarafında şehre giden bir yol vardı. Oraya kaçamak bakışlar bırakırken, sigarasını içmeyi ihmal etmedi. Onu görür görmez sigarayı yere atardı ve kendisini sigara içerken görmemiş olurdu böylece.
Cebindeki zarfı çıkardı. Henüz zarfı kapatmamıştı. Yeniden okudu yazdıklarını. Acaba abartmış olabilir miyim diye düşündü. Lakin insan sevgisini nasıl abartabilirdi ki?

Sevgi, abartılı yaşanmaya müsait bir şey değildi. Gerçekten sevebilmiş bir kalbin abartıdan uzak durması onun için kaçınılmazdı. İçinde olan bitenin dışarı ile hiçbir teması yoktu neticede. Kaynağından doğan bu gerçek duygu, orada pişip ham oluyordu. Ama hangi kalp bunu tam anlamıyla gerçekleştirebiliyordu?

Gökyüzüne baktı. Orada kendine ait pek çok şey olduğunu biliyordu. Ruhunun bir zaman sonra meskeni olacaktı. Uzun uzun içli içli baktı. Ve derin bir nefes aldı.
Yola baktı tekrardan. Gelen giden çok olmasına rağmen beklediğinin gelişini göremedi bir türlü.
Sabretmeliydi. Birazdan nasılsa gelecekti. Belki otobüsü kaçırmıştı ya da yolda gelirken zor durumda kalan birine yardım etmişti. Biraz daha beklemeliydi.
Ayağa kalktı ve denizin kenarına doğru yürüdü. Ayakkabılarını çıkardı. Ardından çoraplarını. Böylece ayaklarını suya daldırmaya hazırdı.

Berrak suyun içinde ayaklarını çırpıyordu ve etrafında yüzen balıkları izlemeye koyuldu.
Yaratılmanın sırrını, delicesine zihninde gezdiriyordu. Sevmenin felsefesini yaşarken yapabilmek çok daha kolaydı ama yaşarken aynı zamanda yaratılmış olmanın felsefesini yapmak hem cesaret hem de akıl üstü bir mutmainlik istiyordu.

Berrak suyun kalbinin üstünde doğmuş çınarın köklerine nasıl serinlik kattığını hayal etti. Bir ayna duruyordu dallarında. Rüzgar estikçe kendisini görmekte güçlük çekiyordu. Parmak uçlarına basmak istedi. Gözlerini yumdu iskelede. Düş olmalıydı yahut gerçekliğe en yakın bir zaman üstü yerdeydi.
Hiç soru sormasa, kafası rahat edecekti. İnsan soru sormadan rahat durabilir miydi peki? Cevabını bildiği sorulardan uzaklaştı. Uzaklaştıkça kendine yaklaşmaya başladığını gördü.
Buradayım diyordu. Aynaya bakıp “buradayım”. Ama ayna sadece rüzgarın uğultusunu duyduğundan sağa sola savruluyordu. Etrafına bakındı ve yerde bulduğu taşı aynaya doğru fırlattı.
Aynanın camı tuzla buz oldu.

Artık kendini göremeyecek kadar uzaktı hakikate. Görmesi gerektiği her şeyi yok etmişti. Sadece yaratılmış olanın nasıl yok etme ve inkar etme kudreti olduğunu, kırık ayna parçalarında görüyordu. Yarımdı. Paramparça ve yarım.
Geçmişin ağırlığı altında ezilen ruhunun sızlanmasını durduramadı. Geçmiş önce bir dağ esintisi gibi yayıldı teninde. Yorgun ve yaşlı ellerinin arasında duran yaşamına, iğreti bir bakış bıraktı. Ve orada, kurtulmak istedi.
Kurtarılma isteğine bürünmesi, ölüme attığı cesaretli adımları gösteriyordu. Kendine bakabilmiş olsa, eski gülüşlerini ve hayata renk kattığı zamanları hatırlayacaktı. İşte, tam zamanı. Aynaların kırılması ve ölümün arzulu çağrısı.

Var olmaktan gelen hüznün, kurumuş toprağa serpilen tohumları nasıl da yeşerttiğini iyi biliyordu. Bu kala kalmışlık ve parçalanmışlığın içinde, bir bardak suya erişmesiyle, yeniden ümitvar olabiliyordu.
Şimdi bir bardak suyu kim getirecekti?
İşte tam o sırada, adamın bunları düşünüyordu.

Kadın, delirmiş olmanın rahatlığı ile koşuyordu. İnsanların kirli zihinlerindeki düşünceler umrunda bile değildi. Yaşadığı hayatı hep o dışarıdaki insanlar için idame etmiş, onlar neler düşünür diye kendini yıllarca yiyip bitirmişti. Artık gençliğinin son demlerine doğru, böyle yaşamaktan vazgeçmiş ve gönül coğrafyasında olan biteni gösterecek tek kapıyı ardına kadar açmıştı. Sonsuzluğa uzanan bir coğrafyanın kapılarını açmak için, kendinden neleri eksilttiğini ama neleri kazanabileceğini düşünerek cesaretini toplamıştı.

Ne vardı sanki?
Kaç akıl üstün gelirdi ki duygularından? Kim ne söyleyebilirdi hesaba çektiği yılları hakkında? Aklın ve mantığın buluştuğu her fikir, doğru olmak zorunda mıydı?
Ve o uzaktaki bütün insanların fikirlerini neden hayatının gidişatına yön vermesine izin versindi ki?
Tenine dokunmayı başarmış kahrolası adamın bile onu anlamaktan ne kadar uzakta olduğunu, şimdi daha iyi anlıyordu.

Büyüktü. Kelimelerin kısır kaldığı bir çağda, basit ama izah edecek bir sözcüğü söylemeyi başardı. Deliydi. Kalkıp gideceğim dedi. Ve yola düştüğünde, hem gözlerini hem aklını hem de tenini örten kumaşları kaybetmişti.
Ama bildiği tek bir şey vardı: İskelede onu bekleyen bir adam.
Karşısına geçmeyi başardığında, boylu boyuna as-la gülmeyecekti. Güldüğü zaman çocuk olduğunu hissederdi. Gözleri keskin, duruşu sert ve sözcükleri tok olmalıydı.
Deliydi kadın. Deli gömleğini, ateşten gömlek görüyordu. Yandıkça küllerinden doğan bu gömlekle karşısında duracaktı.

Geç kalmışlığını, yirmi dört yılı nasıl telafi edecekti?
Boyunun uzunluğu kurtarır mıydı? Mahallenin diğer kadınları, annesine hep, bu senin kızın olamaz diyordu. Büyük gösteriyordu. Sevgisi kadar büyük görünüyor muydu sahiden?
İşte tam o sırada, yerde sürünen deli kadın bunları düşünüyordu.
Ben ise, ikisini yukarıdan izliyordum. Kalenin oradan. İskelede ayaklarını suya daldırmış tuhaf düşlere dalmış yaşlı ve yorgun esnafın, ölümsüz olmasını istedim.

Dağların arkasına uzanan yolları sürüne sürüne gelen kör ve çıplak deli kadının ise, ölmesini istedim.
Kalbinde taşıdığı sevdanın ağırlığı ile yaşama tutunmaya çalışması ve sinesinde sakladığı, o kavuşma arzusunun artık dayanılmaz olduğunu hissediyordum. Bir insan nasıl böyle yaşamaya devam ederdi? Onu bu hale getiren, inadı mıydı yoksa gerçekten sevgisinden aldığı güç müydü?
Belki bir umut, belki bir umut diye diye yıllarını boşa geçirdiğini düşünmeye devam ederken, adam suya düştü.
Yerimden kalktım aniden. Suyun içinde debelenmeye başladı. Onu kurtarmak istedim. Adam orada suyun içinde debelenip dururken, bir kedi ayakkabılarının yanına koşarak geldi ve suyun içindeki adamı izlemeye başladı.
Kediden pek farkım yoktu.
Az sonra debelenme durdu ve suyun üzerinde muhtemelen cansız bedeni havada asılı kalmış gibiydi.
Kadını telaşeli bakışlarımla aradım. Gelip kurtarabilirdi belki.
Kadın, iskelenin başladığı taraftan vakarlı adımlarla, adamın ayakkabılarının ve kedinin olduğu yöne doğru geliyordu.
Aşıp geldiği dağlar bir an da nasıl da değiştirmişti onu, hayretle bakakaldım.
Ayakkabıların yanına geldiğinde durdu ve suyun üzerinde duran cansız bedene uzun uzun baktı. Ne söylediğini ve hissettiğini duyamadım.
Eğildi ve kediyi kucağına alarak, yürümeye devam etti.
Kedi, kadının kolları arasında asilce duruyordu. Sağa sola bakınan bu kediyle bir anda göz göze geldik.
Ve dehşetle hırladığını duydum.

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

Latest posts by Fakirane (see all)

Tagged with:

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv