İSRAFİL’İN KALP UYKUSU (Gülnaz Eliaçık)

Ana rahmine henüz düşmüş bir cenin, haram ve helal basamaklarının inişini ve çıkışını sayan bir velî… İran’ın Kuzeydoğusunda toprağına bereket misali düşecek bebeği bekleyen bir belde: Bistam. İsa oğlu, ortanca gülü, dedesinin değerlisi, annesinin tahiyyatı, babasının helal lokması… Ateşe, su; Hây olana hû… Mübarek kalbi-nuruyla dünyayı şereflendiren Beyazid-i Bestami Hazretleri. Kendisini anadan doğma talihli sayan bu zâtın namına ne söylense biraz eksik biraz kusurlu kalacak belki…

Kendini bilmekle Rabbini bilen ve ilmini yalnızca O’ndan dileyen bir velî Beyazıt-î Bestami Hazretleri. Kendini ilmiyle savunan ve Rabb’ini ilmiyle bildiren… Evlat olma yolunda titizlenen, ana baba hakkına her daim riayet gösteren ve biriktirmeyi ömrü hayatında sevmeyen bir zatın ilmini pay etmemesi düşünebilir mi hiç? Düşünülemez pek tabi, düşünülecek olan şey belki O’nun bu mertebeye hangi aşamalarla ulaştığıdır.  Yüce Mevlâ, ilmi ve hikmeti yalnızca tebliğ süsüyle donattığı insanlara veriyor, ya da bu süsü takacak takva insan olabilmek bir ömür istiyor. O, Mevlâ’nın adını duyurmak adına yine O’ndan gelen ilmi katık ederek yürüyor kendini bilmezlerin yolunda. Her adımda edepli bir ilmin izini bırakıyor arkasında. İlminin kaynağını sorgulayanlara cevap vermek ve onları Allah yolunda teşvik etmek için şöyle diyor: “Miskinler, sahip olduğunuz bilgiler ölünün, ölüden yaptığı rivayetlere dayanıyor. Biz ise ilmi ölümsüz Allah’tan alıyoruz.”

Tasavvufu kendine mihmandar sayan, kalbine düşen Allah lafzını dili döndüğünce anlatan bu mübarek zât elbette ki bu yolun diğer çileli yolcuları gibi zorluklar çekmiş, ayağına dikenler dolanmış, kendisi bildiği kentinden sürgün edilmiş… Beşerin beşeri çekemeyiş gayesi kendinden çok ilmine zarar aslında, hırs ile yürüyen ilim içi boş iken olanca gürleyen bir tenekeden ibarettir. Gürültüsü size kendini bir şey sandırabilir, aslına vakıf olduğunuzda aslında hiçbir şey olmadığını anlarsınız her vakit.  İlminin zahiri tarafıyla batini tarafını yarıştıran beşerlerin dünyanın her vakti birbirlerine zararları dokunmuştur ve tarih böylesi birçok olayla doludur. Böylesi zorluklar telbiye ile tekbir alan, tertil ile Kur’an okuyan, ta’zimle rükûya varan, tevazu ile secde ederek selam ile vedaya duran bir Allah dostunu asla yıldıracak nitelikte olamaz.  Kalbine Mevlâ’yı bildirme derdi düşmüş bir beşer, yerinde duramaz, diyar diyar gezer anlatır, uyur uyanır yine anlatır. Verilen ilim nimeti haneye misafir gelenle, hanesine misafir gidilenler arasında pay edilir. Paylaşıldıkça çoğalır ve nihayetinde bereketlendikçe kalbe sığmaz, akıl almaz olur. Beyazıt-î Bestami Hazretleri, akıl almaz ve kalbe sığmaz bir ilmin dünyalık sahibidir. Ve ömrü boyunca bu emaneti verene iade etmek üzere çoğaltarak yaşamıştır ömrünü. O Arifler sultanıdır. O Bistam’ın, değerini yaşarken hakkıyla bilmediği, taifesinin ateşe tapanları tarafından ilmine hasetle baktığı ama yumuşaklığı ve ilminin kalbine düşen edebiyle ateşe tapanların bile imanına inandığı bir zâttı.

O’nun ilmi Mevlâ yolunda elindeki tek anahtardı ve ömrü boyunca her kapıyı bu anahtarla açtı. Hac yolundan dönerken yürüdüğü Anadolu yollarının, karşısına imana gelecek bir rahip taifesinin çıkaracağını bilse yürümez koşardı belki de… Kalbine açılan bir oda, önüne konulan bir kap yemek ve geceleri kalbine değen tefekkür hali yetiyordu O’na. Ne rahibe fazla geliyordu verdikleri ne de Beyazıt-ı Bestamî Hazretlerine az. Tam kararında ve kıvamındaydı her şey, justin bieber pic walks around shirtless on a yacht with friends on Sunday afternoon (August 3) in Ibiza, Spain. ta ki nefsine isyan ederken onu duyan Rahibin ruhuna Mesih kulu olması adına ettiği duayı duyuncaya kadar! İlmi kudretinin yanı sıra nefsi zayıflıkları, her insan gibi onuru vardı Beyazıt-î Bestami Hazretlerinin de. Nefsine ağır gelen bu cümleyi kalbi kaldıraramış olacak ki bir an önce ayrılmak istedi Rahibin evinden. Henüz görevi tamamlanmamıştı oysaki bir yere gidemeyeceğinin farkında değildi belki. Bu hal Kırk gün  daha devam etmeliydi. Rahiplerin bayramına, büyük vaizin konuşmasına üzerinde rahip elbiseleri, boynunda İncil ile tanık olmalıydı ve verilen emaneti burada da çoğaltmalıydı.

O yalnızca Rabbine kul, Muhammed(s.a.v) ümmetti. Bunu vaizde bildi. Dili lâl oldu o vakitte, Beyazıt’î Bestami H.z kendini bildirmeden konuşamadı. Tahsili soruldu. O’nun tahsili Rabbinin kendisine bildirdiğinden fazlası değildi. Vaiz kendince Muhammed ümmetinden olanı alt edecek sorular sordu, ikincisi olmayan birin, üçüncüsü olamayan ikinin, dördüncüsü olmayan üçün(…) on üçüncüsü olmayan on ikinin hesabına duruldu. Vaiz kulağını açtığında Beyazıt’ın kalbi konuşuyordu adeta; “İkincisi olmayan bir; eşi ortağı, dengi benzeri olmayan Allahü Tealadır. Üçüncüsü olmayan iki; gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olaman üç; talakdır(boşamadır). Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebur, İncil, ve Kur’an-ı Kerimdir . Altıncısı olmayan beş; beş vakit namazdır. (…)”

Cevaplar vaizin kalbini yerinden oynatacak kadar doğruydu. Ama kâfir olan kalp doymuyordu doğruya, alt edildiğini kabullenmek istemiyordu belki ya da alt edilmeyi hazmedemiyordu… Doğruyu kabullenmeyen kalp, sordu yine cevabını alacağını bile bile: “havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helak edildi?” Beyazıt’in cevabı hazırdı:”İsa peygamber havadan yaratıldı havada muhafaza edildi Süleyman peygamberde havada muhafaza edildi Ad kavmi de hava ile helak edildi” Rahip sordu yine: “Âlimler cennette dört nehir vardır biri baldan biri sütten biri sudan biride şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş diyorlar bunu açıklar mısın dünyada bunun örneği var mıdır?”  Beyazıt’in cevabı yine  hazırdı: “Evet vardır insanın baş kısmından dört nehir akar Kulak yağı acıdır göz yaşı tuzludur burun suyu ayrı bir tat taşır ağızdan gelen su tatlıdır” dedi. Rahip ona: “Doğru söyledin” dedi daha birçok soruyu sıraladı. Beyazıt-î Bestami H.z her soruya yorulmadan usanmadan cevap verdi.  Onca soruya karşılık öyle bir soru yöneltti ki rahibe, orda bulunan herkes Hak olanın bir olduğunu kabul etti ve iman ettiler kalplerince. Soru neydi diye sorarsanız: “Cennetin anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?”  Gökler ve yerler ve dahi cennet kapıları bile bir olanın hükmüyle yaratılmıştı ve O’ndan başkasını zikredemezdi cümleler.  Mevla kendi birliğini, peygamberinin ümmetliğini aracı edilen ilim sahibi bir beşerle kendilerine din adamı diyen onlarca rahibe bile öğreterek imana getirebiliyordu. Kudret yüceydi ve sonsuzdu. Vesile olanın yapan gibi sayıldığı Mevlâ katında, Beyazıt-î Bestami H.z sadece bir aracıydı belki, şayet verilen emaneti aklında kilit açıcı bir anahtar niyetine değil de, yük niyetiyle taşısaydı sıradan bir beşer olmaktan başka bir sıfatı olmazdı.

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” diyen Yunus Emre ne güzel söylemiştir öyle. İlim sahibi kendini bilmeseydi, tebliğ bilincinde olmasaydı ve dahi zihninde ve kalbinde anahtar niyetiyle tuttuğu ilmini yanlış kilitlere soksa kapılar açılır mıydı? Rahibe yanlış sorular sorsaydı yahut sorduklarına cevap verecek yetisi olmasaydı madde olan sıfatı dünya kalabalığından gayrı ne olurdu?

O karşısına çıkan tüm zorluklara tefekkür bilinciyle yaklaşmış, tasavvuf ilmini kalbine vird edinmiş ve kuşandığı tek silahını, ilmini kendisine kendini bildiren Rabbi için sarf etmişti.

Beyazıt-î Bestami; Hay dedi ve yandı. Hu lafzıyla söndü ve yutkundu. Dilini yalnızca verilen ilmin ölçüsünde değdirdi kalp damağına ve yandı yine bir hay lafzıyla…

İsrafil’in kalbinde uyuyan, karıncanın helalliğine susayan ve yürüdüğü tek yolda ilim sermayesini Mevlâ’sı uğrunda harcayan böylesi mübarek zâtların ismine ve kalbine her daim yüz sürebilmek duasıyla.

Gülnaz Eliaçık (Nisan-2011)

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

Latest posts by Fakirane (see all)

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv