Karanlık – Adige Batur

Karanlık – Adige Batur

Demirci, yek-pare tunçtan devasa bir anıt gibi dikilen surlara dokunduğunda oradaydım. Ateşte her madeni büküp, eritip eşyaya türlü türlü şekiller vermede mahir ellere sahip bu adam, gözleri dehşetle açılmış şekilde yeryüzünün en değerli mücevherine dokunur gibi hassas ve ölçülü hareket ediyordu.

Hiçbir çıkıntısı olmayan bu tunçtan duvara tırmanmak mümkün gözükmediğinden başka çareler düşündük ama olmadı. Bu devasa duvarların bir girişi olur ümidiyle at sürdük. Ne bir giriş, ne bir geçit, ne de bir kapı vardı. O vakit tüm eşyayı, yükte hacimli ne varsa üst üste yığdık, yetmedi eyerleri de bu yığının üstüne yerleştirdik. Bir yanı duvara yaslana bir tepecik oluştuğunda pazusu kuvvetli bir cengâver üzerine çıkıp en uzun halatın ucuna bağlanan en geniş kancayı göğe doğru tüm gücüyle fırlattı. Üçüncü de oldu. Kanca duvarın zirvesinde bir yere -görünmeyen bir yere- takılı kaldığında cengâver ipe göre fazla ağır olduğunu bahane eden bir korkuyla tepecikten aşağı indi. Aynı anda Demirci bir çırpıda tırmanıp halatı yakaladı, önce ipi bir defa beline doladı, fazlasını aşağı salıverdi sonra ayaklarını duvara dayayıp kolları ile kendini yukarı çekmeye başladı. Çelimsiz sayılabilecek yaşlı bedenine rağmen güçlü kolları vardı. Demircilerin güçlü kolları olurdu, sert omuzları, sıcağa dayanaklı elleri.

Bu uzun ve sonunun nereye varacağını bilmediğimiz yolcukta, üç koca haftaya rağmen hava hala aydınlanmamıştı. Gökyüzü bulutsuz ve açık olduğunda da değişen bir şey yoktu. Güneş çekip gitmişti. Uzun bir kış gecesi, uzak bir şehre yolculuğa çıkmış gibiydik. Yol şartları hırçınlaştıkça atlar yoruluyor, soğuk soğuk terliyor ve bu terler buz soğuğunda kırağılar gibi donuyordu.
Yüz kişilik bu süvari topluluğunun ak sakaları tecrübe ile anılan demircisiydi o. “Zaman durdu.” demişti ilk günün sonunda, “Zaman durdu ve bu gece artık büyük bir gölgedir.” Gerçekten de zaman sanki gece ile tan vakti arasında bir yerde donup kalmıştı.

Üç haftalık uzun gecede sarp dağların ince patikalarından ve beyaz bir örtüyle sonsuzluğa doğru uzanır gibi duran ovalardan geçtik. Büyük ayıların inlerini gördük, buzla kaplı mağaralar, donmuş göller… Yolculuğun on üçüncü gecesinde –gece miydi gündüz müydü belli değildi aslında- aç kalmış ve uzun süre bizi takip eden bir kurt sürüsünün saldırısına uğradık. Kar üstünde ayı derisi postların içinde uyuyorduk. Ayı derisi ağırdı, yumuşaktı ve sıcak tutardı. Onlarca kurt, dağınık bir düzen almış, ısınmak için birbirlerine bitişik ve içi içe yatanları es geçip belki de daha kolay av olacağını düşündükleri atlara saldırdı. Yüz yirmi atın birçoğunun ayağında bukağılar vardı. Çetin bir geceydi, kurtları dağıtıncaya kadar on sekiz at öldü, bir o kadarı da kayboldu. Meş’alelerle etrafı dolanan öncüler, on iki kurt leşi saydılar, hepsi de boz yeleliydi. Boz yeleli kurt öldürmek iyi değildi. Debbağlar kurtların derisini yüzüp kürklerini tuzladılar, hava daha da soğuyacağa benziyordu.

Sonraki gecelerde soğuk şiddetini artırdı, giderek ağaç ve bitki toplulukları azalıyordu. On dokuzuncu gece, bizi bulunduğumuz yere adeta mıhlayan tipi dindikten sonra tam yola çıkmak üzereyken gökyüzünde o muhteşem ışık dansına şahit olduk; yakut yeşili, zümrüt kırmızısı, altın sarısı, elmas beyazı… Bu ne büyük bir servetti ki ışıltısı gökyüzünü aydınlatıyor, diye söylenenleri duyuyorduk. Ama Demirci öyle düşünmemişti, semaya yıldız tozu serpilmiş olmalıydı ve rüzgâr bu tozu savura savura milyonlarca parıltıya dönüştürüyordu. Altın ve gümüş tozunun güneşte nasıl parıldadığını bilirdi. Ama bu parıltıların kırmızı, yeşil, mor renkleri de vardı ve alevin yalımı gibi göğün ortasında raks ediyorlardı. Demirci işte o zaman anlamıştı…

***
Birliğin en aklıselim, yılların tecrübesini omuzlarında taşıyan bilge adamıydı, Demirci. Surların üzerine çıkıp içeri doğru baktığında donup kalmıştı. Bir çığlık ve sonra bir kahkaha ve sonra yine çığlık… Sonra aşağıda kendini hayretle izleyenlere doğru bakıp surların içini göstererek kahkahalar atmıştı. O yaşlı adam, o hiç gülmeyen ceberut suratlı ihtiyar, bir çocuk gibi kendini paralayıp tepinmişti. Onun çıldırdığını düşünürken bile hiç kimse birazdan kendini surun öbür tarafına atacağını tahmin edemedi. Demirci sevgilisine koşan bir edayla kendini diğer tarafa bırakmıştı.

Saka, Demirci’nin surlardan düşüşünü gördükten hemen sonra surlara çıkmak için can atmıştı. Herkes bir kaç adım gerilerken o ileri fırladı, onunla birlikte Vakitçi de fırlamıştı. Ama Vakitçi’nin omzuna dokunan eller, içlerindeki en önemli adamı feda edemeyeceklerini sessizce haber veriyordu. Saka eyerlerin üst üste konulduğu kısma kadar durmadan bir çırpıda yığıntı tepesini tırmandı. Ve sonra, oldubittiye getirdiği bu duruma bir onay alma isteği ile aşağıda kendini merak ve heyecanla izleyenlere baktı… Ne “in” ne “çık”… Kimseden ses çıkmıyordu, ne olumlu ne olumsuz bir hareket… Bu kendinin vereceği bir karardı ve sorumluluk ona aitti. Bu, gözden çıkarılmıştık mıydı, saygı mı, kabul mü, ret mi, acıma, hayranlık?

Bu durum tam olarak hiç biri değildi, zamanın durduğu bir yerde, dünyanın dönemediği bir ana denk gelmiştik. Her şey kendi dengesinden çıkmış ve anlamını yitirmeye başlamıştı. Surlara yaklaştıkça bu etki daha belirgin bir şeklide hissedilmeye başlandı. Hele Demirci’nin hali…

Saka, dönüp eyerleri de hızla tırmanmadan az önce bunlar olmuştu. Halatı biraz üstten yakalayıp kendini yukarı çekti ve altta salınan kısmını da ayaklarının arasına sıkıştırıp bir tırtıl gibi kıvrılarak yukarıya tırmandı. Arada bir durup nefeslendi. Aşağı bakmaktan korkuyor gibi tedirgin bakışlarla gözlerini boşluğa doğru kaçırıyordu.

Surların üzerine gelince yönünü tamamen diğer tarafa döndü, sadece kendisini göreceği tarafa. Hıçkırık gibi başlayan gülmeleri delice kahkahalara dönüştü. Ardından dönüp geridekilere iki eliyle içeriyi işaret etti. Dili tutulmuş gibi ağzı açık ama hiç konuşmadan durdu bir süre, uzak ufuklara baktı, karanlık gökyüzüne, aşağıda korku ve şaşkınlıkla kendisine seslenenlere… Hiçbir şey duymuyordu ama göreceğini gördü, yüzü asıldı ve aniden yönünü surun diğer tarafına dönüp kahkahalarla kendini boşluğa bıraktı.

***

Semanın siyah bir örtüye büründüğü o üç hafta sonunda herkes karanlık ülkede olduğundan kuşku duymuyorken bir tek Saka buna inanmamıştı. Su temin etmekle görevliydi. Yol üzerinde içilebilir su kaynaklarını tespit etmek onun göreviydi ve bazen Saka’nın öngörüleri yol güzergâhını değiştirecek kadar önemsenirdi. Zira tüm yolculuklar aslında bir su kaynağından diğerine doğru olurdu. Fakat bu defa ortada bolca su varken yani buzdan dağların kardan ovaların ülkesine gelmişken Saka’ya fazla ihtiyaç duyulmaması ona düşünebileceği geniş bir zaman kazandırdı: Bu karanlık nedendi?

Karanlık uzadıkça uzadı. Birçoğu için gün geçtikçe alışılan bir renk olan gökyüzünün koyu grisi onun için zamanla bir kâbusa dönüştü. Her gün bir kaç defa ısrarla gidip Vakitçi ’ye bulunduğu anın gündüz mü gece mi olduğunu soruyordu. Her uyanışında ışıksız gökyüzü ile karşılaşmak onu boğuyordu.

Saka, izbe ve karanlık bir mahzende köle olarak doğmuştu, çocukluğunun büyük kısmı da bu mahzende geçti. Güneşi ilk gördüğünde, ışığa ilk kavuştuğunda efendisi bir ayaklanmada öldürülmüş ve mahzenin kapıları açılmıştı. O şeytan çukurunu evi olarak gören ailesini bile arkada bırakarak güneşe doğru koştuğunu söylerdi. Bir daha dönmedi. İki şeye dönmemeye yemin etmişti o gün: Köleliğe ve karanlığa. Uzak diyarda bir hekime uyku için ilaçlar hazırlattı, otları kendi eliyle bulup getirdi, her aşamayı izledi, kendi ilacını yapmayı öğrendi. Gün batımından az önce uykuya daldı, gün doğumunda uyandı. Saka, yıllar var ki geceyi görmemişti.

Yirminci gün öncülerin gittikleri bir günlük mesafeden döndüklerinde anlattıkları hepimizi hayrete düşürürken Saka’nın aklı bu uğursuz geceye takılıp kalmıştı. Yalnız biri değil yirmi öncünün tamamı görmüştü. Dağlar yürüyordu. Usul usul bir suyun üzerinde kayar gibi. Karla kaplı yüce kütleler ağır ama sabit bir hareketle yer değiştiriyordu…

***

Zamanın ne kadar geçtiğini, kaç gündür yolda olduklarını hesaplayan kişi Vakitçi idi. Gündüz süresini hesaplamak ve sair işlerde kullandığı farklı büyüklükte üç kum saati vardı, en büyüğü bir günlük süreyi ölçmek için kullanıyordu. Kum saatinin haznelerinin birinin boşalıp diğerinin dolması çeyrek gün anlamına gelirdi, dört kez dolup boşalan hazneler bir günün tamamlandığını gösterirdi. Diğer küçük kum saatleri ile de ara vakitler ve süreleri ölçerdi. Bu basit araç gereçler umulmadık bir şekilde önem kazandığı için Vakitçi, en önemli adam haline gelmişti. Ayrıca usturlap ve pusula sadece onda vardı ve daha önemlisi sadece o kullanabiliyordu.

Vakitçi eski bir denizciydi, anlattığına göre Kuzey ülkelerini birinde yelkensiz ve çok oturaklı (kürekli) büyük kayıklarla denize açılır ve bereketli avlarla dönermiş. Günlerden bir gün büyük fırtınayla iç denizden Derya-yı Kebir’e sürüklendiklerinde tam on yedi gün hava açmamış. Nereye gittiklerini bilmeden, geceleri zifiri karanlık gündüzleri gri sis ve kara bulutlar altında yol almışlar. On yedi gün sonra güneşin ilk ışıklarını gördüklerinde Kuzey sahillerinin balıkçıl kuşları onları karşılamış.

Vakitçi o günden sonra denize açılmamış, karanlıkta ortaya çıkan yön duygusunun peşine düşerek kendini araştırmalara vermiş. Zamanı hesaplama ve yön tayin etme konusunda kitap dolduracak ilerlemeler kat etse de bunları kimseyle paylaşmamıştı.

Yolculuktan bu yana geçen tüm süreyi hesaplamıştı, ona göre bu uzun gece ne kadar sürecekse sonrasında başlayacak gündüz de o kadar sürecekti. Buna emindi. Zira gece ile gündüz bir bütündü ve biri olmadan diğeri asla olmazdı. Peki, karanlık daha ne kadar sürecekti?

Yirmi sekizinci gün sislerin ardında yükselen devasa bir yapıyı gizlendiği o derin vadinin sonunda tek bir set tek bir duvar zannederek durmuştuk. Bu surlar ansızın karşımıza çıkmıştı ve sis bize tüm yönleri aynı kılacak kadar oyun oynasa da Vakitçi hiç şaşmadan tek bir rotada ilerlememizi sağlamıştı.

Bir öncü birlik surların çevresini dolanacak ve bir giriş arayacaktı. Vakitçi, tek yön bulabilen kişi olarak gruba dâhil oldu. Yola bir akşamüzeri çıkıp iki gün sonra bir şafak vakti aksi yönden çıkageldiler. Kimse bir şey anlamadı, öncü grup bile bizi gördüğünde tam bir şaşkınlık içinde idi. Duvarı hiç sapmadan izlediklerine ve hiç düz açıyı kaybetmediklerine yemin ettiler. Dümdüz giderek aynı noktaya nasıl gelmişlerdi? Vakitçi delirmiş gibi bunu düşünüyor, hesap yapıyor olmayınca aletleri etrafa fırlatıyordu.

Demirci ve Saka’dan sonra o da sanki sarhoş gibi surlara tırmanmaya başladı. Bunu anlayamazsam çıldırırım, demişti bana. Gözleri kan çanağı gibiydi, iki gün hiç uyumamış, bir izah aramıştı. Bulamadı.

Surların tepesine ulaştığında sis dağılmış uçsuz bucaksız duvarı net bir şekilde görmeye başlamıştık. Vakitçi, devasa tunç blokların üzerinde doğrulduğunda donup kaldı. Tüm yolculuğun en korkutucu birkaç dakikasıydı bu. Sonra o dehşet verici çığlıkları üçüncü kez duyduk, kendini aşağı bırakmadan önce şöyle bağırdı: Hiçbir şey düşündüğünüz gibi değil !..

Bu olaydan sonra kimse surlara çıkmaya yeltenmedi. Duvara yığılan tüm eşyaları topladık atlara yerleştirdik ve yola koyulduk.

Adige Batur

Adige Batur

Yazar - Egitimci at Fakirane.org
Seksen doğumlu... Kökleri şairi bol bir memlekete dayansa da Gazi şehirde dünyaya geldi... Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir.
Edebiyat eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak geçirdi. Parlak bir öğrenci değildi.
İstanbul'a ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi... Bir kızı bir oğlu var.
Öğretmen oldu. Özel eğitim kurumlarında çalıştı, çalışıyor...
Hüsn-ü Hat talebesi...
Hikayeye merak sarmış olsa da şiir, her zaman başucunda. Yazabildiğine seviniyor, "Yazdıran" a şükrediyor...
Adige Batur

Latest posts by Adige Batur (see all)

About author

Adige Batur

Seksen doğumlu... Kökleri şairi bol bir memlekete dayansa da Gazi şehirde dünyaya geldi... Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir. Edebiyat eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak geçirdi. Parlak bir öğrenci değildi. İstanbul'a ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi... Bir kızı bir oğlu var. Öğretmen oldu. Özel eğitim kurumlarında çalıştı, çalışıyor... Hüsn-ü Hat talebesi... Hikayeye merak sarmış olsa da şiir, her zaman başucunda. Yazabildiğine seviniyor, "Yazdıran" a şükrediyor...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv