Karşı İskelenin En Deli Köşesi – M. Fatih Kutlubay

Karşı İskelenin En Deli Köşesi – M. Fatih Kutlubay

“Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı Yusufçuklar sokağından.”

Sohrab Sepehri

 

Bir Cami Avlusunu Dolduran Her Şey: Servi Gölgesi, Vitraylı Pencere ve Çocuklar Dahil

Oturduğum banktan ikisinin de ne yapacağını kestirmeye çalışıyordum. Çocuklardan biri, deliğin tamamını kaplayan zeytin irisi sağ gözüyle caminin içini süzüyor, arada kafasını kaldırıp arkadaşına içeridekileri anlatıyordu. Benim kendilerini izlediğimi fark etmemişlerdi. Merdivenin altında sırasını bekleyen çocuk, birkaç dakikada bir bacaklarını sarsarak diğerini dürtüyor, kendi sırasını istiyordu. Caminin penceresiz duvarları vardı. İçerisi dışarıdan bakılınca yalnız vitraylı penceredeki delikten görülebilirdi. Aşağıdaki oğlanın, merdivenin başında duranı rahat bırakmaya niyeti yoktu. Bacaklarına sarılıp indirmeyi başaramayınca bu kez merdiveni sallamaya başladı. Bir iki derken hızını arttırdı. Yukarıdaki dengesini kaybetti. Alabora oldu. Çocuk caminin bahçesindeki toprak rengi kesme zemin taşına yığılıp kaldı. Dizlerini tutarak sızlanmaya koyuldu. Bu sırada müezzinin servi ağaçlarıını yalayan samyeli ılımasındaki sesi avluyu doldurdu: “Allah en büyüktür.” Camii cemaati, yüzünü huzura dönmeye, zihnim ise yine orta yerinden kırılmaya hazırlanıyordu.

 

Sigara Dumanına Siyah Tülden Bir Mersiye

Gözlerinin çivit mavisinin benim renksiz gözlerime değdiği ilk zamandı. Beni ve tütün dumanının beni ne hale getirdiğini ilk kez görmüştün. Vapur salonunun zeminindeki ahşap parkenin üzerine yığılıp kalacaktım ki kolumdan tutup kaldırmış, iyi olup olmadığını sormuştun. Vapurdaki tiryakilerin sigara dumanından astımım azmıştı o gün. Öksürüklerim nefes kesilmelerine karışmıştı. Vapurun büfesinden kaptığın bir bardak su ile yanımda diz çökmüştün Soluklarım normale binene kadar telaşla beklemiştin. Bütün şehri boyayan gri bir kış günüydü. Vapur dakikalarca sisin kalkmasını beklemişti. Böylesi kışları ancak sen severdin. Ben de senin sevmelerinin hatırına sever görünürdüm. Şehre ilk kar yağdığı zaman, avucumu pencereden dışarıya çıkarıp nasiplenmenin bıraktığı kestane tadını sende sevdim. “Bir şehre kar girdiyse mevzu derin demektir” demiştin bir keresinde. İlk defa burnuma düşen kar tanesini avuçlarında eritiyordun. O ilk kar tanesini bir ömür saklayabilseydim diyorum şimdi. Fakat o kar tanesi eridi ben ellerini sakladım hep. Bir karınca yuvası kadar düzenliydiler.

Nefesim normale dönmüştü. Sis dağılmıştı, vapur iskeleden kalkınca birlikte pencere kenarı aramaya koyulmuştuk. Sigaranın insan ciğerini daha az işgal eden bir pencere kenarında yanımda durmaya devam etmiştin İyileşmemin bir süreliğine de olsa ertelenmesi için dualar etmiştin. Benim nefesim düzeldikçe aramızdaki muhabbetin anlamı, vapurun sisler içine dağılan dumanıyla birlikte berhava oluyordu. Buna izin vermedim. Durdum. Bekledim. Elinde bir su bardağı. Güverteye konan kuşları seyrettiğinden ne düşündüğümü görmedin. Vapur salonunu bir kilise gibi dolduran sıralı ahşap bankın pencereden taraf kenarına iyice sokuldum. Yanımda açtığım bir kişilik yerin gönlüme de aynıyla vaki olacağını bilmeden. Vapur bağıra çağıra kıyıya yanaşırken bir hafta sonra aynı saatte karşıdaki iskelenin köşesinde buluşmak üzere sözleşmiştik.

Bir sonraki hafta, daha sonraki haftalar ve dahi aylar boyu o iskeleyi seçmiştik buluşmak için. Vapurun hareket saatini beklerken gelip geçen insanları seyredip yaşları, ömürleri, meslekleri, dünya görüşleri hakkında tahminlerde bulunurduk. Başında Frenk usul şapkası ile gelen bir ihtiyardan emekli bir Maarif müfettişi, kucağında kedisi ve sırtında kalın pardösüsü ile ağır ağır yürüyen kadından bir ses sanatçısı, yeşil parkasının tüylü yakasına boynunu gömen delikanlıdan bir devrimci çıkarırdık. Arka arkaya vapurların yuttuğu insanlardan bazılarının kendileri için biçtiğimiz role birebir uyduklarına da şahit olmuştuk. Kedisi ile yaklaşan kadın, yanında pipo tüttüren beye bir plak şirketindeki görüşmesinden bahsederek yanımızdan geçmişti de kadının ünlü gazinoların birinde sahne alan ses sanatçısı olduğunu fark etmiş ve kahkahayı basmıştık. Hayat işte! İnsan kategorileri üzerine vapur mülahazalarından fazlası değil. Ama sen kategoriler üstüydün.

Vapur, düdüğünü karıştırınca iskeledeki yolcuların arasına, sigara dumanına kurban gitmeyen bir pencere kenarı bulmak için üst kattaki salona koştururduk. Kapalı alanda sigara içmenin ne yasa ne de ahlak kuralları ile kısıtlanmadığı günlerdi. Senin de nasıl için giderdi. Bilirdim. Şöyle rüzgârın saçını savurduğu bir sabahta vapurun ardında bıraktığı köpürmeyi seyrederek tüttürmenin keyfini anlatırdın uzun uzun. “Çık güvertede iç gel ben burada beklerim seni” dediğimde ise beni yalnız koymamak için bu teklifimi redderdin. “Seni izlemek sabah çayı üzerine uyandırdığım sigaradan daha az keyifli değil.” demiştin bir keresinde. Utandım. Utandırmaların da en güzelini bilirdin.

Vapurlu sabahlarımız sürerken bahar, ilk çiçekleriyle tomurcuklanmaya başlamıştı. Benim nefesimi kesen o astım krizli, gri sabahın üzerinden sürü sürü kırlangıçlar geçti. Yeşil birkaç tona girip çıktı. Mart’ı hiç böylesi bahar yaşamadımdı. Zerdali erken çiçeklenmişti. Kuşlar baharı haber alıp apar topar dönmüşler ve güneş erken doğan bir bahar çocuğu olmuştu. İskelenin köşesinde denize yüz dönmüş vapurun gelişini beklerken bulmuştum seni o gün. Paltonun önü açık, sahil havasını içine çekerken usulca sokuldum. Her seferinde ben gelmeden sigaranı içer bitirirdin. Üzerine sinen kokuyu alsın diye deniz rüzgârına bırakırdın kendini. Sen ne kadar geçti zannetsen de bir astımlı olarak üç metre öteden bilirdim ben tütünün kokusunu. Bir şey de diyemezdim. Benim düzenli soluğumdan kıymetliydin çünkü. Fakat o gün üzerinde hiç koku yoktu. Aksine sahil boyu uzanan mevsimsiz erguvanlar gibi kokuyordun. “Yusuf, sigara içmemişsin bugün” demiştim. “İçmedim” demiştin. “Neden?” diye sorduğumda, “Ne zaman seni beklerken sigara içsem bir yerlerde bekleyip, kokunun dağıldığına emin olduktan sonra yanıma geliyorsun. Seni uzağımda bekletecekse ne gerek, tüküreyim öyle keyfin içine” demiştin. Sonra paketi denize fırlatmıştın. Yanağımdaki allar dudağımdakilere karışmıştı.

Güvertede bahar sabahının tadını çıkarırken “yarın adaya gidelim” demiştin durup dururken. Nerden çıktı demeye kalmadan planı da yapmıştın. Ben senin o çok sevdiğin zeytinli poğaçadan yapacaktım akşamdan, sen de bir yerlerden bulup bana yeşil erik getirecektin. Sözleştik. Sabah yedide ada vapurunun kalktığı iskelede buluşacaktık. Vedalaşıp uzaklaşırken birden dönüp “Leyla!” diye seslendin. “Bu gece saatler ileri alınıyor unutma”  Başımı salladım. Sonra bileğimdeki saate gözüm kaydı gayrı ihtiyari. Babamın fakülteyi kazanınca aldığı, pahalıca bir marka. O zamanki evimizin birkaç aylık kirası bedelindeydi. Aklıma saati şimdiden ileri alma fikri geldi. Öbür türlüsü zamanı karşıma alıp birkaç saat bekletme ihtimaliydi.

Ertesi sabah saatimi erkenden ileriye almış olmanın verdiği rahatlıkla, anlaşmamızdan çok daha önce sahildeydim. İskeleye vardığımda erguvan kokmuyordu ortalık. Bu defa bekleyendim. Ondandır dedim. Bu sefer de günlerdir dönüp duran bahar güneşinin yerini bir gri bulut silmesine bıraktığını gördüm. Hafif bir soğuğun kol gezdiğini duydum sahilde. Bekledim. Geciktin. Bana dedi ama kendisi saati ileri almayı unuttu herhalde dedim. Bekledim. Bir tuhaf yanma ile sersemledim. Bekledim. Bu dünyadan olmayan bir his, sabah soğuğunda yüzüme vuran dalga zerrecikleri. Gazeteci çocuk elindeki haberleri bağırarak geçiyordu yanımdan. Çocuğun son sözleri sürekli kafamda. Sağlam olsun diye ıslatılıp duvara çakılan bir çivi: “Yazıyor yazıyor! Dün gece sahil caminin bahçesindeki cinayeti yazıyor. Sigara vermedi diye kurşunlanan üniversiteli genci yazıyor. Kurşunların tarihi camiye de isabet ettiğini yazıyor.”

İkindinin Sünneti yahut Çocuk Dizlerinde Kan

O gri sabahtan sonra her ikindi Sahil Camiindeyim. Elimde namazdan çıkanlara ikram etmek için hazırladığım lokum kıstırmaları.

 Şadırvanın yanındaki ahşap banktan kalktım. Çocuklara doğru yöneldim. Merdivenden düşen çocuğun dizlerindeki kanı temizlerken içerideki cemaat, ikindinin sünnetine durdu. Başımı kaldırıp vitraydaki kurşun deliğine baktım. Derin bir nefes. Canım çok fena sigara çekiyordu.

 

M.Fatih Kutlubay Keleş

M.Fatih Kutlubay Keleş

Yazar at Fakirane.org
91/Çukurova.
Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı.
Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.
M.Fatih Kutlubay Keleş

About author

M.Fatih Kutlubay Keleş

91/Çukurova. Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı. Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv