Leyla – Önder Canpolat

Leyla – Önder Canpolat

Gözlerinden bile sakınmak uykusuz insanların uydurduğu bir duygu beyanı olsa gerek diye düşündüm. Gözden sakınan neydi ki? Korumaları gereken, kendilerine emanet edilen, şey miydi yoksa uyku. İnsan gözlerine sakınır mı uykuyu. Dil bilimcilerimiz hemen galeyana gelmesinler cümlede anlatım bozukluğu yok. Buradaki “sakın”  yasak olan sakındır. Zira zaman olur ki yasak edersin kendine uykuyu. “Sakın ha” dersin sakın uyuma. Yani ki Leyla’yı gözlerinden sakınmıyor Leyla için uykuyu gözlerine sakınıyorsun.

Erken kalkan yol alır. Çalışkan atalarımız söylemiş sözü bize ahmak gibi tekrarlamak kalmış. Ah atalar.. Erken gitsem nehrin kenarında dolaşsam biraz. Dolaşmak, dol-mak kökünden geliyorsa içi doluşan insan için dolaşmak türevi bir eylem olsa gerek diye kendi kendimi talim ediyorum. “Taksi!” Taksi olmaz yürümeliyim. Arabalar, düşünce için birer hapishaneden başka nedir ki? İnsan yürürken mi düşünme alışkanlığı edindi yoksa düşünürken mi yürüme. Bir çocuk mesela o ilk adımı hangi düşünceyle attı. Ya da bir anne baba o ilk adımda.. Bir devinim başladı, paradoksal bir düşünce devrimin arafına girdim yine.

Taksi geldi. Eğiliyorum cama doğru: “Vazgeçtim ben, devam et sen.” Demeye kalmadan. “Zararım ne olacak sayın ağabeyim?!” diyor taksici. Kapitalist bir sitem bu. “Zarar mı?” Yoldan geçerken durdurulan bir araba zarara nasıl uğrar ki? Sormam lazım. Soruyorum. “Zamanımdan aldın, neredeyse bir dakika geciktim!” Zamanda zarara uğramak önemli tabi adam haklı. Hukukta zarar, kişinin malvarlığında ya da manevi varlığında meydana gelen eksilme olarak tanımlanır. Hukuk işin içine niye girdiyse yine. Zaman, maddi malvarlığı olmadığına göre manevi malvarlığı olmalı diye düşündüm. “Zararın ne kadar?” bu soruyu sorarken gerçek irademim dışarı yansıyan irademle aynı olup olmadığı konusunda şüpheye düştüm nedense. Bu bir zihni kayıttır. Bakıyor gözlerime. Belli aralıklarla hizaya dizilmiş beş kardeşleri göstererek “beş papel” diyor birazda alaycı bir tavırla. Elmahkum veriyorum “beş papeli”.  Cam yukarıya çekiliyor yavaş yavaş. “Bir dakikan benimdir artık istediğim gibi kulla…” cümlenin sonunu dinlemeden basıp gidiyor.

Sabah sabah uykulu kafayla kârlı bir alışveriş yaptım. Aptal adam bir dakikasını beş liraya sattı. Zaman sahibiyim artık. Zaman sahibi olmak güzel şey doğrusu. Misal biri size “zamanın var mı?” diye sorduğunda “evet beş liralık” diye saçmalama hakkına sahip olursunuz.

… Benim düşüncem mavidir bir kere. Düşüncenin rengi olmaz ki rengi olan gökkuşağıdır yağmur değil. Hayır pembedir, pembe. Mavi, pembe.. Ne oluyor ben mi geldi yine? Bir martı kadar çingenedir bu ben. Olur olmaz karıştırıyor fikrimi. Martı dedim de size martılardan bahsetmiş miydim? Nasıl hayır. Bahsetmiştim ama siz okumadınız, ben de siz okuyasınız diye yazmamıştım zaten. Zinhar yazmamıştım. Evet ne diyorduk. Ha evet martılar. Beeennn! Sen karışma martılar benim! Ya da ben onlarınım. Martılardan bahis açılmışken merakımı gidereyim. Sahilde martılara simit atma aptallığını ilk kim icat etti acaba?  Aptal? Taksici mi yoksa. Benim zamanın var artık taksici sayesinde. Martıların da zamanı o ilk simidi atan aptal kimse onun sayesinde. Martıların yemek arama derdi yok simit atan romantikler var, benim zaman derdim yok beş liralık zamanım var.

Alakası bile yok aşk ile sevişmek bir kere taraf iradeleri bakımından farklıdır. Aşk, tek taraflı, kurucu yenilik doğuran, bir histir. Amaç, aşıkın aşkı hissetmesiyle gerçekleşmiş olur. Aşkın, var olmak dışında başka bir amacı yoktur. Aşkta karşı irade de yoktur. İki kişi bir birine aşık olsa bile aşkları karşılıklı olmuş olmaz. Her biri haddi zatında tek taraflı bir iradeye(aşk) sahiptir. Sevişmede ise, ki taksici ve martılara o ilk simidi atan aptallar için açıklamak gerekirse ‘sevişmek’ karşılıklı bir birini sevmek demektir, birbirine uygun his beyanları vardır. Sen elmayı seviyorsan elmanın da seni sevmesi şattır. Şair, sevişmemiş aşık olmuş anlayacağınız. Ben yine benimle mi konuşuyorum? “Ben saat kaç?” iyi bir vecize olur bu yaz duvara.
Mahalle varmıştım. Daha bir saatim vardı. Dakikası beş liradan iyi para ederdi. Biraz da balıklarla konuşsam. Sırrımı anlatırım. Şaire göre sır konusunda balıklar çok vefakar olurlarmış. Aynı anda yüz balığa verdiğin bir sırrı bir balık diğer balığa söylemezmiş misal on saniye sonra. Bunu da mı şair söyledi? Hayır bunu ben söylüyorum şair değil. Mesela sen önündekinin arkasındaki. evet evet sen! Hayır sen değil, sen. Leyla gelecek biliyor musun. leyla mı kim? anladım balıklar iyi sır tutuyor. Bir saattir kime sı..
“Umarım fazla bekletmedim?” Ummak, beklemek. Sebep sonuç ilişkisi içerisinde beklemek umudun sonucudur. “Yok çok değil 28 yıl 9 ay 1 gün ve bilmem kaç saat ve dakika ve..” Düşünmem sesle vuslata erdi mi? Yok duymamıştır. Bana dedim ben bunu. Bir cevap vermek gerekirdi değil mi şimdi. “Yok çok olmadı geleli, beş dakika falan.” Diyorum demiş olmak için. “Bir dakikasını zaten taksiciden almıştım.” Bu son cümleyi söyledim mi? Gözlerime böyle sorgusuz baktığına göre söylemedim. Ben ah ben yine sen mi karıştın fikrime.

“Buranın gözlemesi çok iyi.” Gözleme? doğruya biz buraya gözleme yemeye gelmiştik.. Bize iki gözleme. Ben sen bizi gözleme. Kafiye uyacak diye yırtınan şairler gibi hissettim kendimi.

Gözlerine bakınca felaketin ne olduğunu anlıyorum. Şairin tek avantajı benden önce doğmuş olması diye düşündüm. O bugünden sonra doğmuş olsaydı benim: “Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu ağlardım.” yazdığımı duyar muhtemelen kıskanırdı beni.

beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felaketim olurdu ağlardım

Gözleri dile gelmişti. “Anlat bakalım.” diyordu. Bunu Leyla değil gözleri diyordu. Leyla? leyla unutulmuş eski bir zamandı artık. Di’li geçmiş zaman ya da miş’li belki de. Ben Leylaya konuşmuyordum Leyla da beni dinlemiyordu. Leyla bir çift göz olmuştu ben üç sesli bir kelime. Sesin ikisi, sondan başlamak üzere, sessiz biri sesli. İkimiz de sesteştik bir yerde, iki sessiz bir sesli. Tek fark o, sessiz başlayıp sessiz ve yumuşak biterken; ben, fırtınalı başlayıp sert ve sessiz bitiyordum. Bitmek, bende gerçek anlamlı bir eylem oluyordu.
Leyla ve ben göz ve aşk.

“Evin dı çavê Zin’da hat zıman.” Küçükken ninemden dinlediğim bir masaldan kalma bir söz. Durduk yere nerden geldi aklıma. Zaman sahibi olunca aklım zamanda yolculuk yaptı herhalde. “Aşk, Zin’in gözlerinde dile geldi.” diyordu. Masalın sonu nasıl oluyordu acaba? Muhtemelen mutlu sonla bitiyordu masallarda son, iyiler için mutluluğun başlangıcı olurdu. Ya da belki bir istisna olmuş mutsuz sonla bitmişti, hatırlamıyorum. Niyeyse üzülmüştüm o zamanlar. Mutsuz bitse acılanırdım. Mutsuzluğa iyi gelen acılarım var o günden kalma. Adam aşkından kör olmuştu sanki. Alakası yok ama annem, ekmeğe basarsan gözlerin kör olur, demişti. Ben aşkı ekmek kadar kutsal bilmiştim öpüp başıma koymazsam kör olurum, inanmıştım. Yine ben küçükken La Fontaine’ni ninem gibi yaşlı bir kadın sanmıştım. Eğitim sistemi gerçek hayata uymuyordu.
Aşk, Leyla’nın gözlerinde dile gelmişti. Harf harf beni dokuyordu. Önce tek hece oluyordum, iki kelime sonra. Gözlerinde ah Leyla’nın, bir evrim inancı doğuyordu. Buğulanıyordu önce gözleri sonra ben, giderek yabancılaşıyordum bana benzemekten. Ben birinci evre hızlı geçiyoruz. İkinci evre bir arkadaştım o da zamandan az nasip alıyor. Evre üç; herhangi bir kimseyim bir yerlerden göz ısırmalık. Ve son evre yabancı ebedi kalan. Evrim tamam. Maymun kimdi ben mi, insan kimdi yabancı mı? Teori pratiğe uymadı. Yabancı, ‘hayırsızın biriydi fikrimce’ değildi insan.
Leyla’nın gözleri: İki kelime, tek hece

Mevki               : İkinci şahıs
Ben                   : İki kelime, tek hece
Mevki               : Üçüncü şahıs

Anlaşıldı kule! Hava sisli. Acılar bugün de mutsuzluğa iyi geliyor bu diyarlarda. Masal bitti..
“Kalkalım mı?” Leyla’nın sesiydi bu. Kalkmalı mıydı? Kalkılmalıydı. İki saat olmuş. Muhabbete doyum olmamıştır, ihtimal. Ne konuştuk ki acaba bu süre zarfında. Anne, baba, kardeş  konuşulmuştur ha bir de memleket . Hatta o, sizin oralar güzel mi, demiştir. Ben de, güzel, demişimdir. Sonra imanla aşık olduğumuz her karış toprağı, su damlasını, hava zerresini vatan addedip hasretle anmışızdır. Sonra.. Sonrası havadan sudan. Yani bunları konuşur iki normal insan. Burada anormal olan da normal insanın mukadderatına tabi.
Hazır hikayemiz normale dönmüşken, normal bir hikayede uzun uzun çevre tasviri yapılır değil mi? Yapılmalı o zaman. Uzun bir tasvir olacak sıkılanlar okumayı burada bırakabilir hikaye mutlu sonla bitmiyor. Ya da hikaye burada ikiye ayrılıyor; biri mutlu biri mutsuz.
Tasvir başlıyor…
Nehrin üzerinde ahşaptan yapılmış bir köprü, köprünün iki yanına belli aralıklarla tezgah açmış çiçekçiler. Evet tahmin ettiğiniz gibi siz köprüye adım atar atmaz: “Ağabeyim yakışıklı ağabeyim gül gibi güzel yengeye bir gül alsana.” diyerek atılacak birileri. Eğer bir kadına ilk defa bir gül alacaksanız biçilmiş kaftandır bu tür yerler. Bir bakarsınız gül alınmış teşekkür edilmiş. Çok incesinizdir. Ben mi? Yok ben ilk defa bir kadına gül almıyorum. Bir kadına gül vermek yerdeki ekmeği öpüp başıma koymak gibi kutsal bir ahittir bende, kendi kendimle yaptığım bir ahit. Nasıl ki bir hikayenin başında bir silah varsa o silah hikayenin sonunda patlamalıysa benimki de öyle bir şey işte. Bir yerde bir gül ve bir kadın varsa o gül o kadına mutlaka verilmeli.  Hatta bir keresinde bir satıcı çiçek satmaya kalkışmıştı ben de alıp o an orada geçen bir kadına vermiştim. Kadın önce sinirli sinirli “tanışıyor muyuz?” demişti. Ben de, hayır, deyip gülümsemiştim. “Peki siz her tanımadığınız kadına böyle gül mü verirsiniz?” biraz daha yumuşamış tavırla sorunca da “Evet ya siz her erkeği tanımıyorsunuz diye güle düşman mı yaşıyorsunuz?” soruma muhatap kalmıştı. Sonra “deli” deyip gülümseyerek gülünü koklayıp gitmişti. Bana da “akıllı” demek kalmıştı.
Gül için bir kadının ellerinde solmak bir bahtiyarlıktır. Esasında kadınlar soldurmak konusunda maharetli yaratıklardır. Ellerinde gülleri gözlerinde aşkı. Burada gül ve aşk aynı mürekkepten yazılmıştır ve bir de erkek. Gerçekte yanlış bilinen ise kadının güle benzetilmesidir…
Muhakkak olmalı olmakta olan. Solmalı bir gül sarara sarara ellerinde Leyla’nın ve bir aşk serile serpile gözlerinde. Ve şair beni kıskanmaya devam ederdi beni, bugünde sonra doğsaydı.

ne vakit maçka’dan geçsem                        
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım

Latest posts by Önder Selahaddin Canpolat (see all)

Tagged with:

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv