Mavi Şal – Özlem Çelik

Mavi Şal – Özlem Çelik

 

“Onu yerine koy!” dedi.

Yavaşça, daha evvelinde bana ait olan kitabı yerine koydum. Kavuşma isteğini göz ardı etmiştim.

“Daha dünyaya ağzımı açmıyorum ki, rahat ol.” Dedi.

Susmaya devam ediyordum. Şimdi ne söylesem, yine bildiğini anlatmaktan geri durmayacağını bilecek kadar tanıyordum onu.

Aslında, onu ne kadar iyi tanıdığımı bilseydi, yüzündeki kıvrımlara utanç dolanacaktı.

Bunları konuşmanın zamanı değildi. En azından giderken, yola odaklanması gerekiyordu. Ve odaklanacağı asıl menzil varken, bu konunun aradan geçiştirilmeye çalışılması beni oldukça rahatsız etmişti.

O gün, hiç hesapta olmayan karşılaşmalar yaşamıştım. Ve sahil yolundan giderken, camı arada açıp kapatıyordum.

Kelimeleri birbirine dolandıkça, sıcaklığın bastığını ve bu sefer sıcaktan ölmek üzereyim, demek geçiyordu içimden.

Çoğu zaman soğuktan donarak ölmeyi sollamıştı bu an. İçte yanan ateşin alevleri, dışarıyı kamçılıyordu.

“Aslında söylenecek çok söz var.” Dedim.

Devamını getirecek bir söz bulamadığımdan.

“Dünyada söylenecek sözlerin sonu gelmez. Zaten söylenecek sözlerin sonu gelmediği için, dünyanın bir sonu var.” Dedi.

İçten içe karşı çıkıyordum, ama diğer yandan haklı olduğunu hissettirmeye çalışıyordum. Çünkü haklı olduğunu hissederse, ona benden dönüşü olan bir şeyi hissettirebilmiş olmanın gururunu yaşayacaktım.

Sahi bu kadar alçalmış mıydım?

Evet, benim için alçaklıktı. Sahip olduğum her hissin üstünü korkaklıkla örtmeye mecbur bırakılmıştım adeta. Bunu da kendime yapan yine ben idim.

Soğukta ellerimin nasıl üşüdüğünü anlatmak istedim. Vazgeçtim. Nasıl da bırakılmıştım öyle ortada, onu anlatmak istedim. Vazgeçtim. Huzursuzluğumun sancılarını dökmek istedim oracıkta. Ondan da vazgeçtim.

Göz göze geldiğimiz her an, onun arzulu ölüm cümlelerine karşılık, onu ne çok sevdiğimi söylemek istedim.

Onu da yapamadım.

“Ölüm gelir ve her şeyi tamamlar…” dedi.

Ona gelecek olan ölümün, vuslat olduğunu öğrenene kadar yıllarımı zaten vermiştim. Bir hikayenin sonu yazıldı, onu bekliyorum, endişelenmeyin demek istedim. Diyemedim.

Yazdan kalma, sonbahar ikindisine göre hava pek rüzgarlıydı.

Gittiğimiz yol ise manidar. Onunla tanıştığım yere, her sabah bu yoldan giderdim. Ve yokuşun bittiği yerde ışıklarda iner, onun geçmesini bekleyene kadar, asıl gideceğim yere arkama baka baka yürürdüm.

İlk tanıştığımız zamanları düşündüm. O günlerin tatlı telaşı ve koşuşturmasını, geçen her günün son olduğunu bilerek, dolu dolu yaşamak isteğime karşılık verdiği zamanları hatırladım. Bunca zaman, bir kez olsun incitmemişti beni. Nasıl kızabilirdim ki ona. Bazen, hoşuma gitmese de yaptığı iki üç şey, sonrasında dönüp baktığımda, aslında tam da olması gerektiğini yapmış diyebiliyordum ki,

Tam o sırada, bana neden bunları yaşadığımı anlatmaya başladı.

Anın içinden kopup gittim ama.

Ve mavi şalım, sol omzumdan aşağı düştü.

Onun düşüşü, yorgunluğumu hissettirdi. Acaba dedim, bunca yıldan sonra…

Yolunu yol, izini iz bellemiş hayatıma dönüp, acıyarak baktım.

“Tebessüm edeceğin bir hatıra olacak.” Dediğinde, binlerce namahrem elin göğsümü parçaladığı o güne gitti aklım.

Bakakaldım belki de şaşakaldım.

Sadece, herkesin bildiği kaideler için yaşanamazdı bunca güzel his.

“Hisler şeriatın olmamalı…” dedi.

Hayır, dedim içimden. Şeriat bellidir değil mi? Tıpkı kutsal olan gibi.

Hissetmek ne kutsaldır! Yazmak, onu anlatmaktır. Bu yüzden, yazı kutsaldır.

Sevmek, hislerin en güzeli değil mi adam, demek istedim. Ama sanki, karşımda hiç sevmemişçesine konuşuyor olmasının dokunuşuyla, daha çok sessizleştim.

Hayır ama, daha evvelinde gürül gürül çarpmış bir kalbin yorgunluğundan akan cümlelerdi bunlar.

Acaba, onun oturduğu yerden bakan biri için, ben gerçekten nasıl bir haldeydim?

Acaba, diğerleri gibi boş hayaller kuran deli kız mıydım?

Yoksa her şeyi birbirine karıştırmış ve kibirle seslenen politikacılara mı benziyordum?

Tam olarak, neye karşılık geliyordu varlığım?

“Bir ihtimal…” dedim.

Bunu söyleyebildiğim için derin bir nefes alarak, kendimi tebrik etmeyi ihmal etmedim.

Kalkayım, aşayım bunca dağı, bunca yolu.

Varayım, yanına el pençe durayım karşısında, kalkıp bana bir hatıraya dönüşeceğini söylesin.

Oysa ki ben onun sözlerini tebessümle karşılıyordum. Çünkü yaktığım ateşin her alevi, bir başka ateşi nasıl coşturduğunu göremiyordu. Sanki, bağışlamalıydım onu.

Ah, evet biliyorum. Kavak yelleri güzelce esiyordu başımda. Kelimeler ise büyülüydü.

Ya dünya!

Hakikat ve imkan, karşımda içli içli ama sessizce gülümsemeyi başarabilmişti. Kendimi bin bir hüzne boğmanın, hiçbir şeye yaramayacağı kanaatindeydim.

Çünkü, sevmek sadece iki durak arasında gidip gelen bir yolcu için geçerli değildi. Sevmek, tüm insanların acısına sahip çıkabilme tutkusuyla yanıp tutuşanların, aynı zamanda çektiği ızdırabın içinde huzuru yakalamış insanların işiydi.

Ya da ben sevmeyi çok yanlış anlamıştım.

Her lafzına saygıyla baş eğdim. Her sözüne kulaklarımı dört açıp, dinledim. Ne düşündüğünü ve bana nelerle karşı çıktığını iyice görmek istedim.

Bunları yaparken, sol omzuma düşen şalımı geriye atmaktan oldukça yorulmuştum.

Güneşin, denize bıraktığı aydınlığa bakarken, aslında gençliğimin de dışarıdan buna benzetildiğini düşündüm.

Yorgunluğum ve gençlik, bu anın içindeki tezatı, geçen her saniye daha çok besliyordu.

Gençlik neydi?

İnsan ne zaman genç olduğunu hisseder ya da ne vakit artık genç olmadığını bilirdi.

Yaşamın yorgunluğu ve artık bütün hesapların görüldüğüne varmak nasıl bir duyguydu kim bilir.

Hepimiz, yaratılırken Allah’a bir söz vermişiz. Bunu kendisi de söyleyip duruyordu.

Buna inanabilmiş bir kalbin, kendini herkesten daha ileride ve artık dünyalık hesaplardan çekildiğini söylemesi, hiç inandırıcı gelmiyordu kulağa.

İsteseydi dedim içimden. İsteseydi, Tanrı’dan bir lütuf olarak arz edebilecekti.

Yine de, sövdüğüm sessizliğimi koruyarak, mavi şalın huzursuzluğuyla, gerçekten söylemek istediklerimi anlatamayarak, arabayı durdurmasını söyledim.

Az ileride indireceğini, dolambaçlı kelimelerle söyledi. Sonrasında ki vedalaşmalar ve sahte gülüşmelere ise, dünyalık diyorum ki bana içten içe kızabilsin.

Sahil kenarındaki ışıklarda indiğimde, hayal gibi süzülüp gittiği yola bakarken, ne hüzün ne umut kalmıştı.

Geride bıraktığı tozla dumanın kaplı olduğu kalbime, ne teselli vereceğimi düşündüm.

Arabalar geçmemi beklerken, geçmekte olan zamanın darlığından, şehre ağır gelen bu konuşmanın yükünü hissedebiliyordum.

Yılların çöktüğü omuzlarımın sol cenahından düşen mavi şalımı yerden alamayacak kadar takatsizlikle, kalakaldım.

Bakakaldım, şaşakaldım ve tam anlamıyla kalakaldım.

 

Özlem ÇELİK

 

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv