Öldürmek Zorundayız Meral – Muhammet Fatih Kutlubay Keleş

Öldürmek Zorundayız Meral – Muhammet Fatih Kutlubay Keleş

“Savannah yeni bir güne uyandı. Masai Mara’nın hükümdarları kendi sınırlarındaki hakimiyetlerini pekiştirmek için öldürmek zorunda.”

Kamera, ihtiyar ve tombul bir kadının benekli eli gibi duran Afrika ağaçları üstünde göğe doğru yol aldı. Havadan yapılan çekim için Masai Mara Krallığından izin alınmadığı kesin. Televizyonun sağ alt köşesinden bir antilop sürüsü giriş yaptı. Birçoğu zıplama ile koşma arası şımarık bir mutluluk halinde. Sol üst taraftaki gölete doğru seğirdiler. Göle yaklaşan sürünün suyun yüzündeki yansıması yalabumalar çiziyordu. Gri, siyah, toprak kızılı benekler su yüzeyinde yukarı aşağı.
“Antilop sürüsü, kavurucu Afrika güneşinin altında bulduğu bu kaynağın tadını çıkarmakla meşgul.”
Ekrandan dışarı yayılıp, oturduğu yerden adamın yüzünü yalayan Afrika, sırtımdan aşağı bir su vadisi oldu. Gölün etrafındaki adam boyu otlar hışırdamaya başladı. Önce hışırtı. Ardından otlar bir bir göle doğru baş eğdiler.

“Öldürmek zorundalar.”

Gün boyu insan hayatının bol acılı seyirlikleriyle zaman geçiririz. Akşam oldu mu Büyük Kedilerin Günlüğü. Ana tema ikisinde de aynı: Öldürmek Zorundalığı. O, her akşam yemekten sonra çayın demlenmesini beklerken kendisine bir Türk kahvesi yapar. Sütlü. İlk zamanlar bana da aşılamaya çalıştı bu tiryakiliği. (Neyse ki mide yanmaları ile uykusuz geçirdiğim geceleri gördü de artık ‘ister misin?’ diye sormaya bile gerek duymuyor.) Tüm gün evde yapılacak işleri bir ritüel icra eder gibi titizlikle yapar. Akşamında ben işten döndükten sonra, uyku dışında bir rutini kalmadığından kendisini bu kahve ile ödüllendirir.

Yemeğin ardından yayın sağlayıcı firmanın kendilerine üç haneli sayıları layık gördüğü belgesel kanallarının başına geçtim. Kahvesini alıp yanıma oturdu. Bir çığlık… Ani bir hareketle kalktı. Saniyeler üzerinde mutfaktan salona teşrif etti sarı bez. Zigon sehpanın üzerinde bir yeni ay zarafetinde küçük çay tabağı lekesi. Bir yandan siliyor bir yandan söyleniyordu: “Nasıl gözden kaçar bu? Baksana şuna kafam kadar leke. (Çığlık atmasa fark etmeyeceğim kadar küçük ve silik.) Yaşlanıyorum ayol.“ Sarı bez geldiği ışınlanma hızı ile tekrar mutfak tezgahının ön tarafında. Kahvesi soğudu. O, buna aldırış etmeden sanki ocaktan ilk aldığı sıcaklığı değecek gibi, dudaklarını öne doğru atarak içmeye devam etti. Huzur şimdi. Afrika’nın tadını çıkarabiliriz.

Antiloplar göl ile aslan sürüsünün arasında. Sağ ve sol kanadı tutan dörder aslan ortadaki Vurucu Tim’in saldırısını bekledi. Savannah kendi sarısında aslan yelelerinden farksız. Onlarca kilometrekarelik alanda tek su kaynağının, antilopların yayıldığı bu yer olduğunu göstermeye çalışan kameraman, hava çekiminde şansını zorluyordu. Milli Parkın sınırları göründü.

“Avcılık en ufak hatayı bile kabul etmez. Eğer Thomas ve ekibi bu avda da başarısız olursa yavruları zor günler bekliyor.”

Bu dünyada her şeyi biz belirlerizci lanet olası (aslında burada küfür var ama size ayıp olmasın diye böyle çeviriliyor. bkz. F**** Americans ) Amerika’lılar. Savanah’daki aslana bile Amerikan ismi koyma egosu. Yok mu Afrika’da şöyle aslana verilecek bir kabile ismi?

Kahvesini bitirince –ki biter bitmez fincanlar, bulaşık makinesinin tribünlerindeki yerini alır- karşıma geçti. Yalnızca akşam kendisine anlatacağım bir şeylerin olduğunu düşündüğü zaman karşıma geçer; “Anlat işte. Gün yirmi dört saat. Hepsini benimle harcamadın ya.” Der. “Ne yapıp, ne ettin? Kim geldi, kim gitti?” türünden sorular sorar, muhabbet açar. Bu akşam da ağzımdan laf çekme derdinde. Dilimin altında yağlı bir urgan. Ucunu yakalasa arkası gelecek. Benim gözüm Afrika’da. Afrika’da hayat devam ediyor.

Antiloplar birer damla su için canlarından olacak. İçmezlerse de. Aslan sürüsü, kendilerine büyük kediler dendiği için herhalde, kedilerin yürümesini taklit ederek hedeflerine yaklaştılar. Antilopların bir kısmı hala o serseri mutluluk zıplamasında. İnsan bunca mücadeleyle boğuşurken, şu boynuzluların mutlulukları sinir bozuyor. Tabi aslanlara yem olmak dışında.

“Thomas ve ekibi hiçbir şeyi şansa bırakmamaya kararlı. Sürünün etrafını iyice sarıyorlar.”

Thomas değil ulan onun adı. Mesela… Ebuoe. Hah! -Bir aslanım olsa elbette bu ismi verirdim- En azından Afrikalı.

Köşe takımı L şeklinde. L’nin kısa tarafına ayaklarımı uzattım. O da başını dizlerime koyup uzun tarafa doğru. Tam sırası. Belgesel izlerken ikimize de gelen trans haline benden önce girdi. Şimdi söylesem? Yeridir. Neyse boş ver.

Ya da bir an önce anlatmak en iyisi:

-Meral, ofise bir mektup geldi bugün yanında bir de boş kutu. Evet. Mektup ondan. Evlendiğimi öğrenmiş. Artık umudu kalmamış. Fakat hatıraların da geri verilmesi gerekiyormuş. Bir çare bulmalıymışız. Kendisinin aklına bir yol gelmiş: Bir adres yazmış mektupta. Ayrılan çiftlerin birbirlerinde kalan eşyalarını iade etmek için kullandıkları bir dükkan. İnsanlar hayatlarından çıkardıkları kişilerle bir daha yüz göz olmamak için para karşılığı bu dükkanı kullanıyorlarmış. Hatıra sahibi, kendisine ait eşyayı gelip teslim alırsa alıyor; almazsa dükkan sahibi bu hatıraları başkasına satıyormuş. Burası bir Hatıra İadecisi diyor. Benim onda kalan ne kadar hatıram varsa (liste uzun: doğum günlerinde, yıl dönümlerinde aldığım hediyeler, fotoğraflar, kitaplarım… ) kendisi iade edecekmiş. Mektubun yanındaki boş kutuyu da bende olan hatıraları koyup bu dükkana vermem için göndermiş. Hep böyle garipti… Meral dinliyor musun? Meral, boynunu zorlayarak başını dizimden kaldırdı:

“Ne mektubu? Bu devirde mektup mu kaldı?”

Gün sonu uykusuna geçmeden önce, anlattıklarım içinde son duyduklarını sordu: “Kim göndermiş mektubu?” “Boş ver.” dedim. “Bankalar işte. Telefonda reddedince şimdi de kredi teklifini mektupla göndermişler. Hâlâ romantizm peşindeler.”

Afrika’da vahşet devam ediyor. Ebuoe, pençeleri arasında, dili dışarda öylece uzanan antilobun dolgun butundan bir kanlı ısırık daha aldı. Dış ses kutup yazları kadar soğuk:

“Hayatta kalmak için bunu yapmak zorundalar.”

Göl üzerine vuran Afrika güneşi salonu doldurdu. Sırtımdan aşağı su vadileri. Meral’in gözleri kamaştı, ayağa kalktı. Mutfağa gitti. Bir süre orada kaldı. Bir süt taşımı kadar. Elinde tepsiyle geldi. Yine kahve yapmış. Bu defa ikimize. Israr etti. Ben de içtim. Uyudum. Uyandım. Gece boyu mide ağrısı baş roldeydi.
Mide yanmaları ile geçen her gecenin sabahı gibi o sabah da uyanamadım. Ofise öğleden sonra gittim. Öğleden önce Meral gelmiş. Çekmeceyi açmış, kutuyu çıkarmış, içinde kendisi için bıraktığım notu görmüş: “Hatırasını ele güne satandan hayır gelmez Meral. Haa! Bir de odanın tozunu alacak olursan, kendini fazla yorma.”

M.Fatih Kutlubay Keleş

M.Fatih Kutlubay Keleş

Yazar at Fakirane.org
91/Çukurova.
Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı.
Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.
M.Fatih Kutlubay Keleş

About author

M.Fatih Kutlubay Keleş

91/Çukurova. Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı. Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv