Şairin Hayatı Şiirinden Okunur – Gülnaz Eliaçık

Şairin Hayatı Şiirinden Okunur – Gülnaz Eliaçık

Hayal âlemi aklınızın rakkasesi gibidir. Onu kalbinize değdirip, ucu bucağı görünmez bir dağ haline getirebilir ya da sınırlarını aritmetik bir yorgunlukla aklınızın boy aynasında sınayabilirsiniz. Seçmek işkencesi hep insana kalır anlayacağınız, sorumluluk sizindir, benimdir, diğerinindir… Hayallerinizden de sorumlusunuzdur, kalbinizden olduğu gibi. Dilinize akan söz ırmağının döküldüğü deniz kalemse, tüm cümleler açık bir havzanın sonsuz sınırında nefeslenme yolunu seçmiştir.

Ali Tavşancıoğlu deyince denizin derya, deryanın denize karıştığı anları anımsamalı, divan şiirinin kalbinde oturup bir müddet konaklamalı, edebiyatın edep kokusunu içimize çekmeli ve mizahın ince bir zekâ ürünü olduğunu bir kez daha hatırlamalıyız.

Şairin kalbine şiirinden inilir diye öğrendim ben. Bugün kimi edebiyat dergilerinde takip ettiğimiz şiirler ve şairlerinin ne kadarı gönül ırmağında yıkanıp çıkıyor karşımıza bilemiyorum. Herkes şiiri kalbiyle yazdığını söylerken metalik tat veren kimi serbest şiirler –ki içlerinde iyi olanların hakkına girmemek lazım- okuru sözün ortasında çekip gitmek durumunda bırakmaktadır. Divan edebiyatının sözü incitmeden huzura getirdiği muhakkaktır. Tavşancıoğlu sözü incitmeyenlerden, şiirin yürek mengenesinden geçmek şartıyla huzura gelmesi gerektiğini savunanlardan.  Dert sahibidir, derdi okumak ve söylemek bağlamında kördüğüm olmuş bir yayıncı, şair, şiir, fikir insanı ve taşranın kokusunu, edebi açıdan zorluklarını her dem iç cebinde taşımış bir gönül eridir.

Şair meclise inerse şiir kaybolur

Şiirini geçen şairler biliyorum bir de şiirinin gölgesine daima hürmet edenler. Hangisi mubahtır sen daha iyi bilirsin sevgili okur, hangisi kalbe dokunur en iyi sen bilirsin… Ancak gün gelir öyle bir şiir ve şair topluluğuyla karşılaşırsın ki, elinde kelime heyben kalakalırsın. Gülsem mi ağlasam mı, sorsam mı sussam mı diye düşünür durur, sükût perdesini kaldıramazsın. Perde oynadığında merakla kafanı içeri daldırır, olan biteni bir meddah seyrindeymişçesine yüzüne tebessümler çizerek izlersin.

Şiir hüzündür, şair hüzünbazdır diye öğrettik kendimize, tamam öyledir de şiirin ve şairin tebessüm eden taraflarını, yer yer ironik dokunmalarla, çuvaldızı şiire, şaire, şairleri kukla niyetine oynatanlara batıran bir kitap var elimde.  Bir Modern Zaman Tezkiresi başlığıyla Kün Yayıncılıktan iki bin on dört yılında çıkan Meşher-i Şu’arâ. Tavşancıoğlu kitabını “Adı sanı unutulmuş tüm divân şairlerine” ithaf etmiş. Kitabın isim babası Prof. Dr. Ziya Avşar. Avşar, kitap için kaleme aldığı takrizde eserin üslubunun, Âşık Çelebi’nin Meşâir-i Şuarâ’nın kalbini okşadığını dikkat çekerek kitaba Meşher-i Şu’arâ mührünü basmasını önermiş yazara.

Kitabın kaynağı mizah dergisi olan Cafcaf’da ortaya çıkmış. Ali Tavşancıoğlu’nun şairi meclise indirme fikri modern tezkirecilik üslubuyla buluşunca, bu fantastik kurgunun üzerine bir tutam da mizah katılınca keyifle okunacak hepsi birbirinden beter on şair çıkmış ortaya.

Dönemin padişahı ikinci İbrahim, ikinci lale devrindeyiz.  Osmanlıda tarih kitaplarının bile henüz yazmaya üşendiği bolluk, bereket, barış, huzur… Her şey tadından yenmez halde anlayacağınız, durum böyle olunca tabii ki sanatın, edebiyatın ve dahi şiirin, şairin dörtnala koşturarak ilerlediği bir dönem. Gerçi şairlerimiz şiirlerinin önünde koşturuyorlar.  Olsun, onların farklılıkları bu, gelmiş midir şu cihana Kûsuri gibisi, ya Misvâki, Zennûri, Cingâri… Gelmemiştir efendim, böyle şair de, şiir de henüz dünyada yoktur,  onlar ikinci lale devrinin penceresinden bakıp geçmişler bu dünyadan, biz onları tezkirecilik geleneğinin emzirmesiyle vücut bulmuş halde görüyoruz Meşher-i Şu’arâ’da.

Şiir şairi kovalarken tutuverelim en cevval şairimizin elinden:

Misvaki ki şöyle bir durulur adı geçilince o devirde, şairimiz cenneti tapuladığının rüyasıyla şiirleri dizer hayal âleminde. Edebi kaygısı olmadığından şiirleri yağsız dürüm kıvamındadır diyebiliriz, kendisinin en belirgin özelliği dönemin Arapça bilmeyen tek şeyhülislamı olmasıdır! Edebi kaygıları olmadığı gibi ilmi kaygıları da yok şairimizin, sade, bizim yavan diyeceğimiz bir alfabeyle yazdığı şiirlerden birini, alıp veremediğinin ne olduğunu çözemediğim Israri için söylemiştir, iyi mi etmiş şüpheliyiz sevgili okur, şüpheli!

“Köpoğlunun gözünden bakar şeytan ne işdür
Bir âdem aks ider oysa mir’attan ne işdür
Hemi dâru’l alûkdan ayak çekmez yumuşak
Hemi er gibi bıyıkları kaytan ne işdür

(…)

Eyâ Misvâki senden bu sözler sâdır olmak

İnanmak güçdür ammâ söze sultan ne işdür 1

Bahtsızlar kervanından bir şair: Kusuri

İkinci İbrahim döneminin en bahtsız şairi duruyor karşımızda, kusursuz insan yok elbet ama Kusuri kusurlar konusunda açık ara önde bir skora imza atmış gibi duruyor sayfalar arasında. Tavşancıoğlu  mizâhi yönüyle öyle bir anlatmış ki şairimizi, bu ağlanası hale gülesiniz gelmiyor değil hani. Şairimiz için yazarımız “… ruhu teninden çıktığında yukarı uçarken bir buluta çarpıp, eciş bücüş bir halde alem- ervâha gitmiştir. (…) hiçbir konuda kemal derekesine vasıl olamamıştır.”  2 diyor.

Ölümünün bahtsızlığına burada kifayet yetiremeyeceğim ama şair dostu Nifâki’nin mezar taşına yazdığı mısralarla Kusuri için rahmet dileyebiliriz:

“Kabrine düşünce mevtâ kerpetenlerle gelür
Dev zebâniler anun agzundaki dili alur
Kıbleye nâzır olan mevtâlara reşk eyleme
Çün zebânîler zebânın bulmada âciz kalur” 3

Dönemin tek kadın şairi olan Zıllî’den bahsetmezsek bu garip şairlerin bedduasına gelirim diye korkuyorum. Kendilerini ne hale getirdikleri okuyanların malumu, okumayanların merakı olarak kalsın burada, laf aramızda bunca tuhaf şairi bir arada görmek namına bile edinilecek bir kitap Meşher-i Şu’arâ.

Kadın şair ayrımı hâlâ var ülkemizde, her ne kadar şiir önemli diyen güruh toplu imza kampanyası gibi dursa da karşımızda bu gerçeği bilmek için çerçevesi geniş gözlüklere gerek yok! Yirmi birinci yüzyılla ikinci lale devri arasında bu konuda bir fark olmayışı gelişmiş edebiyat algımızı(!) ortaya koyar nitelikte aslında. Dönemimizin tek kadın şairi olan Zıllî tezkire yazarlarının görmezden geldiği bir şair. O döneme bir de hatun tezkireci lazımmış lakin edebiyat karın doyurmadığından olsa gerek, elimizin hamuru oklavayla haşır neşir olduğundan tezkireye el atamamış olacağız ki cinsiyetci erkek tezkirecilerin, görmezden gelmeye uğraştığı şair en azından o dönemde şiirleriyle adından söz ettirmiş.Tarih, kadınları unutan tezkirecileri affetmeyeceği anlamından aba altından sopa gösterince Tavşancıoğlu sağ olsun bu gizli hazineyi çekip çıkarmıştır  tozlu sayfalar arasından.

Tavşancıoğlu Zıllî’nin tezkirecilerce görmezden gelinmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Birincisi Zıllî, icâb-ı mahlas hafifmeşrep bir hatundur ve kendisine mülaki olan her erkeği yerin dibine sokmakta mahirdir…” 4 ikincisini yazmaya elim gitmiyor billahi! Sayfaların kalbinde gözlerinize inanamayarak okuyun işte diyorum!

Kendisinin başından sekiz evlilik geçmesi de şiire vurgunluğunu açıklar nitelikte aslında, Yedi kocalı Hürmüz’ü geçmiş olmasına dikkat etmiyoruz burada, aşkta kaybetmiş olabilir ama şiirlerin yerde süründüğü bir devirde edebiyatta kazanmayı bilmiştir Zıllî. Kazandığı nerede işine yaramıştır, bu da merak konusu olarak kalsın burada…

Şair şiirde kalsın meclise gölgesi insin diyenler

Bunca tuhaf şairin hayat hikâyesini okumak insanı biraz sarsıyor kabul ediyorum, biz kalem tutanlar cebinden veremediği sadakayı, suretimize tebessüm dolduran satırların köprüsünden geçerek gönülden verebiliriz ama bunu biliyorum. Kim bilir, mizanın kurulduğu gün cebinden verenlerin makamından,  gönlünden verenlerin makamı bir kat yukarıda olur belki. Yaşarken de ihtimal birçok şey, ölürken de öyle sanki…

On divan şairinin anlatıldığı, edebiyatımızda mizah duygusunun neredeyse kaybolduğu şu günlerde sadra şifa niyetine okunacak bir eser Meşher-i Şu’arâ. Kitabın sonunda İkinci İbrahim’in kızı Cemşide Sultan’ın şairler arası reddediliş meclisi okunmaya değer duruyor.  Şair tiplemeleri için karakalem çizimleri ile yer alan Emine İpek’e özellikle teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum.  Türünde ilk ve tek olması bakımından ve tezkirecilik geleneğinin güncel atmosferde yer buluşuyla önemli bir kitap Meşher-i Şu’arâ ve yazarı kesinlikle değeri yaşarken bilinmesi gereken isimlerden.

Divan edebiyatı mizahı ekseninde ele alınan bu eser, bu türün meraklılarına ardına kadar kapısını açmıştır ancak en önemlisi, divan edebiyatı meftunlarının dışında birikimi olmayanlarında kaleme alınan gazeller dışında zorlanmadan okuyacakları bir eser olmasıdır. Mizahi yönü pekiştirme noktasında yer yer kullanılan argo tabirler baharatı kıvamında yemek tadını veriyor size, ne eksik ne fazla.

Ali Tavşancıoğlu şiirde de, mizahi algısıyla yazdığı bu şair tezkireleriyle de harflerin akordunu iyi yapan bir kalem.

Son tavsiye, şairin “Düş Bozumu” adlı şiirini bulup okuyun. Yakında çıkacak olan Romalı Muallâ isimli kitabında Tavşancıoğlu’nun özgün şiir üslubu hakkında daha çok fikir sahibi olacağımız muhakkaktır.  Bunca tebessüm ettirecek cümlelerin sahibinden iyi şiirlerin doğması tesadüf değil. Dünyada değişmez bir mizan var biliyorum, tebessüm ve hüzün suretindeki gözlerimizin içinde de kurulu bu mizan. Rahman tebessüm nasibince hüznü de yormuyor, eşit pay ediyor gözlerimize. Bu kitabı ve o şiiri okuduktan sonra aklıma tebessümün hüzne küstürülmemesinden gayrı bir şey gelmedi…

Ali Tavşancıoğlu-Meşher-i Şu’arâ
Kün Yayıncılık-135 Sayfa

1 Meşher-i Şu’arâ  Syf.41-42
2 Meşher-i Şu’arâ  Syf.67
3 Meşher-i Şu’arâ  Syf. 76
4 Meşher-i Şu’arâ  Syf.-79

Gülnaz Eliaçık

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.
Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.
Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü vereniçine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman.
Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine!
Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu.
Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi.
Beş yıl boyunca, çeşitli özeleğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede...
Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında.
Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe...
En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...
Gülnaz Eliaçık

Latest posts by Gülnaz Eliaçık (see all)

Tagged with:

About author

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu. Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı. Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü veren içine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman. Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine! Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu. Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi. Beş yıl boyunca, çeşitli özel eğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede... Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında. Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe... En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv