Selamün Aleyküm Durağı – Muhammet Fatih Kutlubay Keleş

Selamün Aleyküm Durağı – Muhammet Fatih Kutlubay Keleş

– Ablacım o çocuk için de bilet basmanız gerekiyor!
– Neden basacakmışım? Bak ne yazıyor orada?
– O çocuk yedi yaşından küçük mü şimdi ablacım?
– Evet öyle.

Ağzına kadar dolu otobüsün en konforlu yerinde oturan şoför, lahavlesini çekip yoluna devam etti. Bir yandan takmak zorunda olduğu kravatın boynunu gevşetiyor, diğer yandan vites atıyor, başka bir yandan ise dudağının ucunda asılı sigarasının küllerini pencereden savuruyordu. Otobüs şoförü olmak için aynı anda dört – beş işi yapma yeteneğinde olmak gerekir. Yolculara laf yetiştirmek haricinde elbette:

“Ablacım o çocuğu kucağınıza alır mısınız?” “Beybaba ayakta kalma, bak sana yer verdi oradaki arkadaş.” “Hanımefendi çocuk hastanesinden geçmez, devlet hastanesi yazıyor kocaman.”
Bizimki de bu iş için biçilmiş kaftan.

Şehrin doğusundaki ilk duraktan çıkan otobüs, çarşı merkezine uğrayıp batı yakasına yol alıyor. Çarşı meydanındaki duraktan aldığı yolcular, artık pencerelerden taşacak kıvama geldi. Böylece içeride yer kalmadığına ikna oluyor. Soğuk havaya aldırmadan camın tamamını indirmiş vaziyette sürüyor otobüsü. Akşam ayazını yalayan sigaranın kırmızı közü, zevksiz led ışıklarla aydınlatılan otobüste şoförün yalnızca burnunu ısıtmaya yetiyor. Biraz sonra vereceği rutin moladan önce sigarasını bitirmeye çalışıyor.

Şoför camından otobüsün içine akşam ayazı doldu. Giriş kapısının önünde duran iki liseliden büyük olanı üzerindeki montu çıkardı. Küçük olana verdi. Fedakârlık yapan bir çocuk görmeyeli epey olmuş. Maçta kaleye geçenin ileride oynayana yeni sporlarını verdiği çocukları hatırladım. Bizi hatırladım. Bahadır’la beni. Bahadır’ı. Bizim mahallenin çocuğu. Birlikte büyüdük. Benden iki yaş küçük. İlkokul, ortaokul, lise beraber. Sonra ben üniversite. O, baba mesleğinde. Ömrün en sorumsuz zamanlarında ele avuca sığmaz bir çocuktu. Bu yüzden bütün çocukluğum Bahadır olup büyür aklımda. Her cumartesi sabahı erkenden bizim demirden cümle kapısına dayanır, tekmeler, tekmeler, tekmeler,
“Liseliler gelmeden sahayı biz kapacaz. Hadi lan uyan.” diye ortalığı inletirdi.

Arka mahallenin çocukları, bizden en az beş yaş büyük, iri kıyım liseliler gelmeden mahallenin moloz yığılı sahasında cumartesi öğlenine kadar ter içinde koştururduk. Aylık, minyatür, gol atan kaleci… Uslu çocuklar olursak mahalle maçlarında top toplayıcılık. Ama Bahadır durmak bilmez. Dik kafa. Cesur. Bir seferinde liseliler gelip bizi sepetleyecekken; “Bizi de oynatacaksınız lan yoksa gitmeyiz.” Diye kafa tuttu.
Sonuç? Dayağımızı yiyip oturduk tabi. Ama Bahadır benim korkak ve çekingen çocukluğumda bizi ezen o liselilere kafa tutmuş bir kahraman, yaşı benden küçük de olsa hep saygı duyduğum kardeşim oldu.
Dört kardeşin en küçüğü. İki abla bir abi. Babası Hüseyin Amca caddedeki taksi durağında şoförlük yapardı. Altında dönemin en fiyakalı arabası: 76 model İmpala. Koca şehirde taksi işinde tek. Millet binek diye sürmeye kıyamazken Hüseyin Amca ticari taksi yaptı bu arabadan. Babam dâhil bütün mahalleli bir olup vazgeçirmeye çalıştı Hüseyin Amcayı.

“Yapma etme Hüseyin, böylesi araba taksi işine sürülür mü? Yazıktır yahu verdiğin paraya, iki yılda hurdaya çıkarırsın arabayı.”

Hüseyin amca kimseyi dinlemedi:
“Beyler ben ayda bir süreyim diye araba almadım. Direksiyon sallayarak ömür bitireceksem bırakın bari tadını çıkarayım.”

Araba akşamüstü sokağa girdi mi mahallenin aynasız taraksız delikanlıları, arabanın kaportasına bakarak saçlarına şekil verirdi. İmpala gıcır gıcır. İmpala ateş gibi. Mahallede bir tane. Hüseyin Amca sokağın köşesini döner dönmez Bahadır kolumdan tutup çekiştirerek arabanın önüne atlar, babasını durdurur beni eve bıraktırırdı. Böyle böyle her yaz akşamı caddenin başından eve kadar şoförlük yapardı bize Hüseyin Amca.

O akşam da yine makam arabamızla geldik eve. Bahadır el salladı sümüklü burnunu koluna silerken; “Yarın erken kalk ha!” Annem de alışmıştı artık. Okul zamanı eve bu kadar geç girmenin imkânı yoktu, ancak yaz akşamları Hüseyin Amca’nın ezan okunmadan önce bizi eve bırakacağını bilmenin rahatlığındaydı. Sırtımdaki ter bu sıcakta hemen kuruyacağı için hastalık evhamları da yapmazdı. Bir yaz akşamında ne olması gerekiyorsa vardı o akşam. Oyundan gelmiş terli çocuklar, yemeğin pişmeye yakın kokusu, gökyüzünde lacivert kıskanan bir mavi.

Annem yemek masasını balkona kurdu. Çocukluk kâbusumuz yeşil fasulye sofraya kurulunca abimle yüzümüzü ekşittik. Babamdan iki yanında duran bizlere birer ense tokadı. “O tabaklar bitecek.” Zafer, elbette annemin. Her zamanki gibi. Babam hemen arkasında, salonda kalan televizyona ara sıra bakmak için arkasını dönüyor, o masaya sırtını döner dönmez abimle ikimiz tabaklarımızdan azar azar onun tabağına boşaltıyorduk. Babamın yemeği bitmiyor, anneme söyleniyordu : “Aşevi açsaydık bari bu ne kadar yemek?” Yemeğini güç bela bitiren babamla annem sigaralarını alıp, çaylarıyla balkonun tadını çıkarırken abim evden kaçmanın planlarında, arkadaşları gece saklambacı için onu beklemedeydi. Bizim evin etrafında fır dönüyorlardı. Bunca hay huyun arasında, abimin arkadaşlarının sobeleme seslerinden önce bir gümbürtü geldi. Bahçe kapısının aniden çalınmasıyla olduğumuz yerden fırladık. Gelen taksi durağının sahibi Rıfat Amca.

Dizlerime gelen tekmeler beni tekrar otobüse döndürüyor. Şehir merkezini geçtikten birkaç duman sonra, dükkânların, evlerin seyreldiği, durağın bittiği yerde şoför otobüsü sağa çekiyor. Yolcuların anlamaya çalışan bakışları içinde ön kapıyı açıyor. Önce Davudi bir “selamün aleyküm” nidası. Yolun sağındaki karanlığa verdiği selamı yine kendisi alıyor. Ardından elini yüzüne sürüp yola devam ediyor.
Şoför haklı: Bu çocuk hiç de yedisinden küçük durmuyor. Bırak biri iki bilet bassanız yeri. Kazık kadar herif. Annesinin zor sığdığı kucağından sarkan ayakları ile sürekli dizlerimi dövüyor. Kadın bana dönüp, bağırıyor denecek bir perdede arda arda sıralıyor sorularını:

Neresiydi orası? Niye durduk boştan yere? Şoförün durup yaptığı neydi ki? Cevap dahi beklemeden: Siz de mi bilmiyorsunuz? Kadın soruyor. Çocuk dizlerimi dövüyor. Karanlıktan karanlığa geçiyor otobüs. Rıfat Amca’nın sesi çınlıyor kafamda:

“Mehmet yetiş, Hüseyin’i vurmuşlar.”

Beni bıraktıktan sonra Hüseyin Amca ile Bahadır eve girmiş ki duraktan aramışlar, hastaneye yetiştirilmesi gereken hasta var diye. Hüseyin Amca yolcuyu alıp çıkmış yola, hasta götürdüğünü zannededursun. Mahalleyi çıkar çıkmaz arabadan indirip kafasına dayamışlar tabancayı. Ya arabayı bırak git ya da… Hüseyin Amca “çoluğumun çocuğumun rızkını size mi bırakacağım ulan” diye bunların üzerlerine yürüyünce olan olmuş. Nasipsizler! Arabayı alıp topuklamışlar.

Bahadır okumadı liseden sonra. Babasının kucağında sürerken öğrendiği şoförlüğü meslek etti. Arabaya dahi binemez, taksi durağının önünden geçemezdi ilk zamanlar. Sonradan acısında buldu ekmeğini, ehliyet alıp belediyede işe başladı. Bizim mahallenin hattına verdiler Bahadır’ı. Güzergâhında Hüseyin Amca’nın vurulduğu yer de var.

Ben bunları geçirirken gözümden; Yedi yaşında olmayan çocuk. Kadın. Bütün otobüsün gözü bende. Kadının sorusunun cevabını bekliyorlar. Bahadır’a bakıyorum. Yeni bir sigara yakmış. Başını hafifçe eğiyor. Boğazımı temizleyip sesleniyorum tüm otobüse:
“Orası Selamün Aleyküm Durağı, varsa birer fatihanızı alırız.”

M.Fatih Kutlubay Keleş

M.Fatih Kutlubay Keleş

Yazar at Fakirane.org
91/Çukurova.
Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı.
Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.
M.Fatih Kutlubay Keleş
Tagged with:

About author

M.Fatih Kutlubay Keleş

91/Çukurova. Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı. Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv