Ses/li – Önder Canpolat

Ses/li – Önder Canpolat

Hevesleri gayretlerinden fazla olan üniversite gençliğinin sonu gelmez memleketi kurtarma faaliyetlere, bir ahbabın ısrarı üzerine, katılmak kadar zor gelen başka bir şey varsa o da; orada sarf edilen kökü kurumuş ezber ve havalı cümleler dinlemektir. Hele de konuşmacının yakınına bir yerlere oturmuşsanız, ki ben hevesli dostum sayesinde o durumdaydım, derinlere dalıp gitme özgürlüğünüzün son çizgisindesiniz demektir. Bir de iki insanın bile bir araya gelip de es geçmediğimiz merasimlerimiz vardır ya hani;… Ha evet, sanırım son kişi de ismini söylemiş olmalı ki bizim konuşmacı bu gün tartışacağımız konuyu söylüyor: Eğitim Sistemi ve sorunlar…

Amcası Almanya’da olan birinin, sorunları değerlendirirken ki ses frenkaslarından kendimi son anda sıyırmasaydım, çocuğun çok iyi almanca konuştuğuna yıllarca kendimi inandırmak zorunda kalabilirdim. Evet konuştuğu kelimelerin hepsi Türkçeydi hatta anlama kapasitemin altında kelimeler kullanıyordu; öyleyse bendeki bu yanlış anlama niyeydi ki. “Almanca ses frekanslarıyla Türkçe konuşuyordu.”  Evet doğru bir tanımlamaydı, başka nasıl tarif edilebilirdi ki. Dışarıda bir uğultu, içeride nezaketsiz nezaketsiz bir birinin sözünü kesmeler.

Cümle anlamıyla uyuşmayan ses titreşimleri, az kaldı ses travmasına gireceğim. Bayağı zaman olmuştu hastalık belirtilerini hissetmeyeli. Tıbbi bir hastalık değildi, adını da tamamen benim uydurduğum bir terimden almıştı. Cümledeki kelimelerin ifade ettiği anlam ile ses tellerindeki melodinin zihnimde yer ettiği anlamın farklı olmasıdır, ses tavması. İlk olarak on beş yaşımda teş-hisini koydum. Fesleğen satan bir çiçekçinin anlattıklarını ben faklı anlamıştım, benimle birlikte olan diğer bütün arkadaşlarım fikir birliği halinde farklı anlamışlardı. Kötü bir hastalık olmadığına kanaat getirdim akşam, aldığım fesleğene Telli okurken. Ve gerçek şu ki; insan bir cümle kurarken iki farklı ses çıkarıyor: Birini kulağın duyduğudur ki, dilin asıl kast ettiği de budur, diğeri ise ses tellerindeki titreşimlerdir ki bence bu da gönlün kast ettiği şeydir. Aslında çok sık da olmuyordu; bu ilk vak’adan sonra az sayıda ufak tefek badireler atlatmıştım; ama hiç biri farklı anlamama sebep olacak güçte değildi…

Ahmet Telli ile başlamıştı fesleğen sevdam. Güzel kokulu, tomurcuk yapılı, kısacası kıvırcık saçlı bir kız çocuğuydu fesleğen…

“… Sistemlerin bir sorun teşkil ettiğini sanmıyorum, biz iyi bireyler yetiştirmedikten sonra hangi sistem olursa olsun sorun çözülmeyecek…” Fesleğen kokulu bir ses… Kelimeleri duyuyor; ama kavrayamıyordum. Bir kelebeğin kanadını çırpıyışından titreyen bir mum alevi gibi titrek bir ses taa yüreğime kadar ilişmişti. Bir ses travmasının en yoğun halini yaşıyordum. Araya sorular giriyor ses kesiliyor sonra tekrar devam ediyor; ama ses tellerindeki titreşim hiç kesilmeden yüreğimi işliyordu. Bir dönüp baksam diyorum, bu sese nasıl bir cemal vermiş ki Mevlam…

“… Önce sesler bozuldu, ses bozulunca anlayışlar bozuldu. Anlayışlar bozulunca anlam anlamsızlaştı. O halde sesleri düzeltmeli…” Ritmini bozmadan alçalıp yükseliyordu ses. Bir sorsam; Tur Dağı’ndaki sesi, Hira Mağarası’ndakini. Tam soracakken farkına varıyorum: bu sesi sadece ben duyuyordum(Ve belki de zuses, sessahibi, de aynı şeyi kast ediyordu.), diğerleri tamamen farklı bir sese ve anlama muhataptılar…

Dönüp baksam hatta ismini sorsam; ama yok, yeni bir hastalığın teş-hisini kaldıramaz psikolojim. Dönüp bakarsam eğer insanların gördüğünden farklı bir sima göreceğimden korkuyordum aslında, ses travmasından sonra bir de görme travması ağır gelebilirdi. Hem işin içine bir de kalp girmişti, yangına körükle gitmenin bir manası yoktu şimdi…

Kapıya en yakın oturmanın en büyük avantajı; ilk sizin dışarı çıkmanızdır. Sağa sola bakmadan çıkıyorum. Olabildiğince uzaklaşmalıyım zuses’ten, sonra arar bulurdum; ama şimdi kaybolmalıyım. Sonra çok arayacaktım. Bir ayakkabıyla prenses aramak masallarda kabul görülse de; bir sesle melek aramak akl-i beşere pek uygun düşmese gerek. Gördüğüm her kese: “ Pardon ben bir zuses, ses sahibi, arıyorum o kişinin siz olup olmadığını anlamak için konuşur musunuz?” mu diyecektim insanlara, trajikomik bir vaka.

Evet her şey fesleğenle başlamıştı, çiçekle gelen bir hastalık ya da onunla teş-his edilmiş. Artık kulaklarıma eskisinden fazla değer veriyordum ve duyabileceği her ses için ona minnettardım. Aramanın beyhude olduğunu anlamam bir senemi alacaktı. Artık dinlemiyordum kimseyi ve öyle bir sesin olmadığına bile inandırmıştım kendimi. Aranmak kadar aramak da özgürlüğü kısıtlıyormuş, artık bunun farkındaydım. Ve artık aramıyordum, özgürdüm. Ama kader denen bir gölgesi var insanın, onu hissedebiliyorsanız aydınlıktasınız demektir. Evet ben aramıyordum; aramayı bıraktığım beni bulacaktı. Çiçekle dert veren şiirle derman verecekti..

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane
Tagged with:

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv