Türk sinemacılığı, Batı’nın sinema teknolojisini alırken aynı zamanda onda  kültüre,üsluba,fikriyata dair ne varsa onu da devralmış kendi sinemasını  “başka diyarlardan duyduğu ninnilerle” büyütmüştür. 1914 yılında çekilen  “Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” belgeseli başlangıç kabul  edildiğinde 2014’te 100.yılını kutlayan Yeşilçam, bu bir asırlık süre  içerisinde kökleri ile daima mesafeli durmuş.Ziyadesiyle sosyolojik ve  siyasal olarak hedef kabul edilen Batı kültürüne kendince ulaşmaya çalışmıştır.

Modernizmi Batı seviyesine ulaşmak sayan bu elitist-köktenci  fikir,sinema ile topluma müreffehliğe giden yolu göstermeye çalışmıştır. Topluma genellikle tepeden bir bakışla el atan sinemamız köylülük,kırsallık,yerellik,köklerine bağlılık fikirlerini cehalet,gericilik,kabalık  ile aynı potada eriterek; bu kavramların bir arada düşünülmesi gibi feci bir zihinsel yıkım yaşatmıştır.Sinema ve popüler kültürün yaşattığı yıkım denilince  Ah Güzel İstanbul filminde Sadri Alışık’ın enfes oyunculuğuyla izlediğimiz Haşim İbriktaroğlu’na ait o veciz ifadeleri geliyor akla: “Zavallı çocuk. Cahil kafacığını çürük ümitlerle doldurmuşlar. Eee naparsın? aşağılık mecmualar, kötü filmler, pis efsaneler. Ben sana şimdi hakikati nasıl anlatacağım? … ” Evet aşağılık mecmualar,kötü filmler ve pis efsaneler yıkımın mimarlarıydı.

Toplumsal anlamda yaşattığı bu yıkımın insanda duygusal karşılğı ise aşk üzerine olmuş,bambaşka şekilde aşina olduğumuz bu kavram sinemamızda mana alemini terkedip madde dünyasına yol almıştır.Bu duygusal yozlaşmayı yıkıp, aşkı bizim anladığımız dilde ve yüreğimize dokunan “o” his manasında anlatan film sayısı ise iki elin parmağını geçmemiştir.

Vesikalı Yarim,Selvi Boylum Al Yazmalım,Âh Güzel İstanbul gibi çekildiği dönemin kaygılarından farklı noktada olan filmler sinemamıza uslub kazandırma adına umut olsa da 70’li yıllardan sonra buhrana girip 90’larda çöküş yaşayan Yeşilçam, bir türlü arzulanan o özgün dile kavuşamamıştır. Bu derde merhem olmak kaygısıyla mı çekilmiştir bilinmez fakat Türk sineması içinde bir film vardır ki döneminin gişe kaygılarından arınması ve aşkı ele alması bakımından ayrıca incelenmeye değer.

Sevmek Zamanı.Metin Erksan’ın Kemal Demirel’le yazıp yönettiği bambaşka11

bir tat bırakan filmi.Film,çekildiği dönemin hakim sinema anlayışından farklı  olması nedeniyle salon bulamadığı için gösterime girememiştir.Aynı dönemdeki Avrupa sineması ise farklı bir dil aradığı için bu yapım Avrupa’da gayet olumlu tepkiler almıştır.

Sevmek Zamanı, aşkı bedensel bir his olmaktan çıkarıp fizikötesi bir anlayışla ele almaktadır.Esas karakterimiz Boyacı Halil,adada boyamak için geldiği köşklerin birinde duvarda asılı bulunan bir kadın fotoğrafına görür görmez tutulmuştur.Köşkteki işi bitmesine rağmen her gün gelip bu fotoğrafı saatlerce izlemektedir.Yine bir gün bu fotoğrafı seyrederken fotoğraftaki suretin sahibi Me  ral adaya çıka gelir ve Halil’i fotoğrafını seyrederken bulur.Buna önce bir mana veremeyen Meral, sonradan durumun farkına varacak ve gerçek aşka inanmamasına rağmen, kendisini görmeden; yalnızca suretine aşık olan bu adama karşı daha önce tatmadığı bir hisse kapılacaktır:Adı Aşk.

Halil’e karşı olan hislerini açmaya kalktığında ise hiç ummayacağı bir cevapla karşılaşır.Bu sahneyi yine en iyi veren ifadeler filme ait olacağı için gelin isterseniz o bölüme ait diyaloğa kulak verelim:

“Halil: Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.

Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.

Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.

Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor.”

Meral bu ateşe ortak olabilmek için çaba harcamaya başlayacak, fotoğrafının aşığından her defasında aldığı ret cevabı ile daha büyük sarsıntılar yaşayacaktır.

Doğu’nun tek kişiyle yaşanan aşk mefhumu, bu ret cevaplarında öne çıkmaktadır.Halil sadece kendi hayalinde kurduğu dünyaya bir ortak daha çıksın istememekte, bu yönüyle aşkın tekil yanını yansıtmaktadır.Meral’in bir gün duygularını karşılıksız bırakarak gideceği fikri de bunu perçimlemektedir. Sadece bir hayale aşık olmak fikri, Batı kültürü ile yoğrulmuş,Alafrangalığın zirvesindeki bir zihnin kolaylıkla algılayabileceği bir durum değildir. Aşk’ın elle tutulanda değil burnunun direğini sızlatanda saklı olduğunu bilen,başka bir kalbi daha olanın anlayabileceği bu hislerin ilhamı ile Halil sevgisini kendine saklamaktadır.

Meral’in hislerindeki samimiyeti daha sonra ustasının da serzenişleriyle farkedecek olan Halil, buna rağmen içinde taşıdığı korkularla film boyunca gel-gitler yaşamakta fakat aşığın “gerçek” maşuğunu bulduğunda harekete geçen hislerine de hakim olamamaktır.Filmin sonuna doğru yaşanan müteessir olaylar ile yolunu ayıran Halil artık bir modern zamanlar Kays’ı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sembolik öğelerin bolca kullanıldığı filmde Halil’in fotoğrafı ve gelinlikli cansız mankeni yanına alıp gölde yaptığı kayık gezintisi,Meral’le kurmayı arzuladığı ömrünü ve filmin önemli kısmının çekildiği ada ise sıkışıp kalmışlığı,çaresizliği simgeler.Sonbahar-kış aylarında çekilen film,yağmuru ve puslu atmosferini o kadar iyi yansıtmaktadır ki siyah-beyaz çekilmemiş olsa dahi ortamın gerçekten renksiz olduğu hissi uyanmaktadır.

Görüntü yönetmensevmek-zamani_349770liği açısından da oldukça başarılı bir iş olan film,karakalem tabli tadındaki sahneleri ile de izleyiciyi dünyasına almaktadır.Meral’in fırtınalı havada uçuşan pardesüsü ile iskelede durup düşüncelere daldığı sahne,bir ressamın elinden çıkmış hissi vermektedir.Aynı sahnenin sazlıklar arasındaki uzak çekimi ile bu his kuvvetle mektedir.Benzer olarak kayığın ve içindekilerin göle yansıdığı ,kahvehane camının arkasında Halil’in silueti,Meral’in balkonundan İstanbul panoraması da bu iddiaya delil niteliğindedir.

Kült bir müziğe sahip olması gereken filmin ise en büyük eksikliği bu.Hafızalarda yer edecek bir müzik yönetimine sahip olmayan film,genel olarak akılda kalıcı tınılarla değil geliştirilmiş melodik öğelerle tamamlanmış.

Eksikliklerini bir yana bırakıp genel olarak ele aldığımızda Sevmek Zamanı,döneminin hakim sinema anlayışına kafa tutarak mistik bir dille aşkı,maşuk olma arzusunu,maddi olandan mana olana yolculuğu ele almıştır.Daha sonra kendi ayarında bir örneğine pek rastlanmadığı için Yeşilçam’da nadide eserler arasına girmiştir.Bunu yaparken sinemada kendi dilini kurma,köklerine inme ve özden beslenme ile neler yapılacağını zarifçe anlatmış ve de bunu yapmayı arzulayanlara bir kapı aralamıştır

M.Fatih Kutlubay Keleş

M.Fatih Kutlubay Keleş

Yazar at Fakirane.org
91/Çukurova.
Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı.
Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.
M.Fatih Kutlubay Keleş

Sevmek Zamanı – Fatih Kutlubay Keleş

About author

M.Fatih Kutlubay Keleş

91/Çukurova. Hukuk Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi aldı. Öyküleri ve yazıları Hece, Edebiyat Ortamı, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Fakirane ve Palto dergilerinde yayınlandı.

İlgili Makaleler

1 Comment

  1. Muhammed Nuri Gezen 10 Aralık, 2017 at 04:35

    aşk deliliktir.

Bir Cevap Yazın

Arşiv