Tanışma – Gülnaz Eliaçık

Tanışma – Gülnaz Eliaçık

-Sizi görmüştüm daha önce bir yerde.

-Öyle mi nerede?

-Düşümde.

Sokakların yağmurlu perdeleri açılıyor. Ne zaman bir bahara heves etsem, bu böyle.   Baharın sonu da ilki de yağmurla başlıyor.  Gökyüzünden süzülüp gelende bir rahmet var farkındayım. Bulutlar güneşin önünü kesiyor, kasvete yer açmak için. İnsan, ruhunu hapsedecek bir yer bulmanın sevinciyle, açılan yere yerleşen o berbat duyguya sarılıyor.

Niye meraklıyız bilmediklerimize bu kadar? Bildiklerimizi yerine yerleştirdik mi sahi, amel ettik ve bitirdik mi onları? Saldırı düzeni içinde insan, yalnızca düşünde dinleniyor diyorum yağmuru izlerken. Kasvet kötü bir şey. Mengenesinde insanın tüm ruhunu sıkıyor çünkü. Dişlerini geçirdiği ruhumuzda iz bırakmasını seven duygulardan o. Nereye gittiğimizi bilsek bu böyle olmazdı belki. Kafam yağmurla, baharla ve kasvetle dolu, dalgınlığım soğuk bir kentin duvarlarında üşüyor. Güneş görmez bir ömrün diyeti hep üşümek mi? Sesiyle irkiliyorum. Ürküntüyü, irkintiyi hiç sevmem hâlbuki. Tüm sevmediklerimi iç ceplerimde taşıyorum!

-Düşünüz mü?

-Evet, düşüm.

-İnsan hiç tanımadığı birini görmez ki düşünde?

-Kim demiş?

-Ben diyorum.

-Yanlış biliyorsunuz.

-Doğrusunu anlatın öyleyse.

Doğrusu şöyle hanım efendi; görmek dediğimiz mesele yüz yüze gelmek midir sadece? Bir kitabın onuncu sayfasında karşılaşmış olamaz mıyız örneğin sizinle?  “Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum.” Diyen Cemal Süreya’nın bir dizesinde mesela ikimizde duraklamış olabiliriz.

-Babanız mı öldü?

-Onun gibi bir şey, ölmek gibi yani.

-Benim babam da öldü.

-Bakın, görüyor musunuz, babasızlığımız tanışmış mesela. Babasız bir çocuk gözüyle bakmışsınız siz de dünyaya benim gibi. Okul çıkışlarında,  arkadaşlarımı bekleyen babalarını hiç sevmedim ben, siz de sevmemiş olabilirsiniz mesela bu bir tanışıklık değil de nedir?  Babasızlıktan ve dolayısı ile parasızlıktan kurban kesemediğimiz çok bayramlar oldu bizim. Sizin de olmuştur belki?

-Doğru oldu da, şimdi tüm bunların sizin beni tanıyıp tanımadığınızla ilgisi ne?

-İnsan diyorum bir yüzü bir kere gördüyse –nerede olduğu fark etmez; bir görüş kabininde yahut bir kitapçının önünde- o yüze vakıf olmak için tüm kalbiyle çalıştırır aklını. Akıl diyorum kalp ile çalışır bunu bilir misiniz?

-Yapmayın rica ederim, kalbiniz durduğunda beyniniz ne işe yarayacak bayım?

Kadınlar ve zor soruları. Kadınlar ve dipsiz kuyuları… İnsan nedir diye sorsam, filozofların çağından atlayıp gelmiş gibi uzun açıklamaları olan dipnotlu cümleler kuracaksınız bana biliyorum. O yüzden sormuyorum çünkü her cevabınız amip gibi bölünerek çoğalıyor. Sahi insanlar bölünerek çoğalsaydı diyorum. Yok, artık dersiniz şimdi buna da. Yaşadığımız çağa büyüteçle bakmaya gerek yok aslında çıplak gözle de görebilirsiniz bu bölünmeyi. Neyse neyse, bir kadınla siyaset konuşmak düşebileceğim en son hata! Kalp diyorduk değil mi, kalbimiz durduğunda beynimiz işe yaramıyordu. Hâlbuki sokakta yürürken düşünebilen binlerce kalpsiz insan gösterebilirim size. Kalbin cebinde atıyorsa mesela bir kalbe ihtiyacın yok demektir. Para kazanmak için akıl kâfi bence. Ancak kazandığını sindirmek için bir kalbe ihtiyaç duyar insan. Sindirmek kısmını umursamayanlar, nereden gelirse gelsin yeter ki cebim dolu diyenler istisna tabi. Gerçi istisna demek çoğunluktaki azınlığı ifade eder hâlbuki ben tam da azınlığın içindeki çoğunluğu kast ediyorum bu cümleyle bilmem anlatabiliyor muyum?

-Anlamayacak potansiyelde bir hanım portresi mi çizdim gözünüzde, pek tabii anlıyorum. Helal, haram kavramlarını ikircikli laflarla anlatmaya gerek yok. Ayrıca içine sinmek mevzusunda parayı tek elden masaya yatıramayız. Nihayetinde ağzından çıkan sözden de mesul insanoğlu. Sözcükler diyorum en çok onlar içimize sinmeli önce. İyi günler size!

Sözcükler dedi ve gitti. Hâlbuki biraz daha kalsın istemiştim. Yalan yok. Kalsın ve biraz daha çileden çıkarsın beni. Kadınlar çileden çıkarır beni. Böyle anlarda çocukken annemin iki koluma geçirip çilesini çekercesine yumak yaptığı o çile çile yünler geliyor aklıma. Nasıl bir dalgınlıkla sarardı o yünleri. Kollarım yorulurdu da onun dünyadan kendini sıyırışına kıyamaz ses çıkaramazdım. Ben, anneme “gık” bile demedim biliyor musunuz? Babam öyle çok üzdü ki annemi, ikinci bir erkeğin hışmından korumak istedim onu; yani kendimden, yani benden, yani aslında dünyadaki herkesten! Sonra en çok yine ben üzdüm onu çünkü kendimi kendimden korumak mümkün olmadı. Elime verdikleri neşterle önce kendi içimi deştim ben sandım ki içimdeki tüm korkaklığı kanattığım yerden akıtıp yürek yemiş bir insanın cesaretiyle gezeceğim. Ne yanılgı! Gençlik böyle saçmalardan seçmeler senfonisi kurduruyor insana işte. Kendinizi koro şefi sanıp elinizde bir o yana bir bu yana ritmik hareketlerde bulunuyor ama uzuvlarınızın ahengini yaşamınızdaki dengesizliğe yediremiyorsunuz. Kerpiçle tuğlanın yan yana ki uyumu işte. Şaşalı bir avizenin 750 wattlık sarı ampule ezici üstünlüğü…

İnsan olmak zor, hele erkek olmak daha zor. Bunu anlatmak istedim ona. O kitapçıda bir çay içebilirdik mesela arka tarafta yer vardı. Cemil Abi seve seve çay ikram ederdi bize. Ama beni çileden çıkardığı için çay içmeyi hak etmedi küçük hanım! Yine karşılaşır mıyız acaba? Babamı anlatırım belki ona. Hiç tanımadığım bir kıza niye babamı anlatacakmışım o anlatsın!

-Ahhh! Afadersiniz, fark edemedim!  Nasıl, yine mi siz!

-Siz kimi bekliyordunuz küçük hanım ayrıca bana siz çaptınız dikkatinizi çekerim!

-Siz de rafların arasında öyle durmayın canım, kitaplara bakarken gözüm insanlara çarpmıyor af edersiniz küçük bey!

-Küçük mü, küçülüp cebinize mi girmem gerekli şimdi bu laf üzerine, rica ediyorum altta kalmamak namına saçmalamayın!

-Siz kimsiniz ya hu, derdiniz ne sizin?

-Babamı anlatmak istiyorum size.

-Babanız mı, nasıl yani!

-Ne bileyim öyle işte, birine babamı çok anlatmak istiyordum sizi seçtim.

Gözlerini indirdi. Kızgınlığı kırgınlığını örtmek üzere dikilmiş bir perde gibiydi. Ben ona babamı o bana kırgınlığını anlatır diye düşündüm.

Ama o gitti. Gitmese iyiydi. Hâlbuki yarım saatlik bir dinlence ile beni bahtiyar edebilirdi.

***

-Ne, sende mi bir psikoloğa git diyorsun şimdi Cemal abi, yapma be!

Benim terapi salonlarına, gözlüğünün altından bakıp çocukluğumu iğdiş edecek bir diplomalıya ihtiyacım yok be abi, insan arıyorum sadece. O öyleydi, insana benzemiyordu sadece, insan gibiydi işte. Ama gitti.

Belki yine gelir be abi, şu köşede oturur Kafka okurum, kimseyi rahatsız etmeden beklerim söz.

Öyle bakma bana abi, çaresiz bir dertmişim gibi! Farkındayım, George Samsa gibi dev bir böcek gibi görünüyorum, o da belki bu yüzden kaçtı. Ama gelecek! Gelecek ve diyecek ki:

-Sizi görmüştüm daha önce bir yerde.

-Öyle mi nerede?

-Babalarımızın bizi gömdüğü yerde!

Gülnaz Eliaçık

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu.
Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı.
Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü vereniçine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman.
Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine!
Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu.
Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi.
Beş yıl boyunca, çeşitli özeleğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede...
Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında.
Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe...
En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...
Gülnaz Eliaçık

Latest posts by Gülnaz Eliaçık (see all)

About author

Gülnaz Eliaçık

1987'de Zemherinin kapı ağzında doğdu. Edebiyata duyduğu ilgi lise yıllarında kaleme aldığı yazılarla kendini gösterdi. Orhan Veli İstanbulu dinlemenin, Cahit Sıtkı otuzbeş yaşının derdine düşmüşken, Sait Faik Dülger Balığının Ölümünü öyküce öykünürken, tüm bunları üç beş değerlendirme sorusuyla sorgulayan edebiyatı konu edinen bir derste, karalanan satırların insanlık tarihini nasıl yerinden ettiğini farketti ve okuyarak yaşamanın, yaşayarak okumaktan ayırt edilemedigi zamanların etkisini ilk bu yıllarda hissetti. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala o yıllarında tanıştığı ve okumaya meyilli olduğu isimler arasında yer aldı. Lise yıllarında çeşitli ödüller verildi yazılarına, şimdi anlıyor ki asıl ödülü veren içine bu ilhamı nasipdâr eden Rahman. Kat sayı mağduru. Bu yüzden olsa gerek hakkını helal edesi gelmiyor düzenin çark çeviricilerine! Bozok Üniversitesi Teknik Bilimler Yüksek Okulu’ndan 2008 yılında mezun oldu. Reel olarak tekniker, kalbinin tamirinden asıl işine hiç sıra gelmedi. Beş yıl boyunca, çeşitli özel eğitim merkezlerinde gün aşırı insanlarla, çocuklarla ve en çok da kağıtlarla konuştu. Şimdiler de o konuşmaların yorgunluğunu atmak için dinlencede... Yazmak tutkusunun ateşi olan okumayı harlamakta, bu sıcaklık ömründen hiç gitmesin duasında. Çeşitli edebiyat dergilerinde yazdı, yazıyor ve yazacak ömrü yettikçe... En çok içiyle konuşuyor; öyle işte...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv