Taşova’nın Bilge Karıncaları

Taşova’nın Bilge Karıncaları

“Gerçek eğitim, kendinden en iyiyi vermekten geçer…”  M.Gandhi

Eleştirinin onaran, büyüten, olgunlaştıran rengine değil de hep eksilten, acıtan, susturarak paslı yalnızlıklara salan rengine sahibizdir toplum olarak. İşte bu yüzden birçok sanatçı belki de gövermeye başladığı yerde solmak cehennemini yaşadı. En önemlisi de şiirin topraklarında yüreğini mayalamak isteyen nice genç fidan, attığı ilk adım ile pes etmenin matematiği arasında sıkışıp kaldı.

Bugün ki “sanatın şiire değen rengi” konulu ziyaretimde aklıma yerleşen ilk şey ve hiçbir zaman çıkmayacak olan şey elbette bir eğitim yuvasındaki bünyeme fazla gelen pozitifliklerdi. Sahi! Bu okul nasıl gözden kaçmış olabilirdi ki? “Negatif bakış açısı zengini ülkem insanı, elbette gözden kaçırır bu okuldaki güzellikleri.” dedim kendi kendime.  Çünkü öyle alışmışız ki buğulu pencerelerden dışarıya bakmaya. Ve suçu hep havaların kötülüğüne bağlamaya! Oysa o pencereyi silsek belki de her şeyi kendi çıplaklığı ile görecek kadar kolay olacak…

Cehaletin katlini biliyorum ki ufka gözünü dikmiş kişiler verir. Karanlığın koynunda gün ışığının saçlarını ilmek ilmek örenlerin yüzü suyu hürmetinedir aslında geleceğe açılan pencerelerimizin kırık uçlarının yüreğimize batmaması.  Ülkemizdeki eğitim ve öğretim yuvalarında cevabı olmayan başarısızlıklarının bileti ya devlete ya da yöneticilere kesilmiştir! Bundan en çok da öğretmenler payını alır. Geriye kalansa öğrenci ve başarısızlıktır. Sürekli şikâyetin olduğu, sürekli başkalarından beklenen adımların ezberlendiği ve sürekli tamamlamak yerine eksiltmek felsefesini güdenlerin oluşturduğu bir toplumda, gençlerden akademik ve sosyal başarı beklemek ne derece doğru bilemiyorum.

Çivi adlı şiir kitabım için düzenlenen imza ve söyleşi programında Amasya Taşova Süleyman Bursalı Anadolu Sağlık Lisesi’nin yöneticileri, öğretmenleri ve öğrencilerinin sanata, şiire gösterdikleri ilgi, edebiyatın insan hayatındaki yerini bir kez daha hatırlattı. Edebiyat içimizdeki nazlı gelini yani müziği bize keşfettiren lisandır aslında. İçindeki müziği duymayan insan, kıraç toprakları gözlerine örten kör bir kuyudur sadece! O kuyuların içinde ıslak duvarlara çarpa çarpa küflenmez mi birçok insanın el değmemiş yüreği? Oysa insan yüreği, ritmini arayan bir çocuk misali aramaz mı vuslatın ruhumuza değen kokusunu?

Okulun koridorlarından sınıflarına kadar hatta çocukların soyunma odasına kadar beni şaşırtan bir durumun gerçekleşmesi, imza ve söyleşi programının sıra dışı olacağının göstergesiydi. Şimdiye dek gördüğüm ilkokul, lise, üniversite dâhil hiçbir devlet okulunda görmediğim bir eşitliğin huzuru ile karşılaşmak aslında en güzel şiirdi. Zaten şiir, insan yüreğine şakağını dayayan huzur değil midir? Şaşkınlığımın nedeni elbette okul müdürünün odasından, öğretmenler odasına ve sınıflara kadar her yerin eşit kalitede döşenmiş, işlenmiş ve dikkate alınmış olmasıydı. Okuldaki sınıfların yöneticinin odası ile yarışacak kadar yüksek kalitede döşenmiş olması, okulun her bir ayrıntısının öğrenciler için düşünülmüş olması. Nöbet tutan çocuğun oturduğu özel koltuktan, tuvaletlerin temiz olmasının dışındaki ayrıntılara kadar her bir şey “yok, yok devlet okulu değil burası!” diye sayıklamama vesile oluyordu. Açıkçası beni bu kadar şaşırtan sırf somut anlamda gördüğüm gelişmeler değildi. Program sonunda vaktimizi geçirdiğimiz öğretmenler odasındaki zaman, benim bu okulun ayrıcalıklı bir okul olduğunun kararını verdiğim andı. Program boyunca öğretmenlerinden ya da gelen misafirden çekindiği için ses çıkarmadan bizi dinleyen değil; içlerinden geldiği için, kirpiklerinin ucundan yüreklerindeki dağın zirvesine kadar dikkat kesilmiş bilge karınca ordusu idi onlar. Sordukları sorulardan bana verdikleri enerjiye kadar her şeyin hakkını vermişlerdi.

Kendi öğrencilik dönemimden bu zamana kadar gördüğüm şey, hiyerarşik sistemin özellikle okullarda çok iyi uygulandığıydı! Bu uygulamanın bu okulda sınır dışı edilişine şahit olmak sanırım sıkı bir anı olacaktı benim için. Bu sıra dışılığın mimarına dönüp sormak istedim. “Müdür Bey peki, öğrenci ve veliler bu titizliğin, bu emeğin farkındalar mı?” aldığım cevapsa sırrın şifresini veriyordu “Onların desteği olmasa istediğim dengeyi kesinlikle sağlayamazdım.“ İletişimin doyurucu karşılığının başka bir açıklaması olabilir miydi?

Okulun giriş kısmındaki sanatsal duruşsa bir başka iç açıcı olaydı. Bir okul müdürü bu ince ayrıntıları düşünürken ne kaybetmiş ya da ne kazanmıştı çok merak ediyorum? Hani “bu işler zor işler, burası devlet okulu. Ödenek yok! Masraf çok!” sığınışına giren insanları düşününce, elbette kendime bu soruyu sormak gelmişti aklıma.

Sacayağı dediğimiz öğretmen, öğrenci, veli işbirliğinin gerçek anlamda uygulandığı bir çatının altında olmak bana, Çivi ile çıktığım edebî yolculukların en bereketlisi olacağının sinyalini veriyordu. Bir ortamı zenginleştiren; ev sahibi ve misafirin yağan yağmura karşılık açtığı avuçlarındaki kokunun, her bir yüreğe eşit değmesidir. Söyleşimiz esnasında her birinin ağzımdan çıkacak cümlelere dikkat kesilmesi ise heyecanımı dindirendi. Karşınızdaki insanlar eğer gözleri ile yüreğinize köprü kurabiliyorsa bilin ki sonraki anlarda sizin yüreğinizin, emeğinizin ve düşlerinizin hep yanında olacaklardır. Bir sanatçı için bu köprünün üzerindeki her iz, eserlerindeki pencerelere konan beyaz güvercin sadakatidir.

Bakışlarla iletişimin yerini, Çivi’den şiirler ezberleyen ve sahnede onları okuyan gül yürekli gençlerimizi hayranlıkla izlemek almıştı. Şehri Nur Yüksel, Dudu Aksoy, Rümeysa Yılmaz, Gamze Nur Yahnici, Eda Nur Demir adlı öğrencilerin yoğun imgelere takılmadan hem de vurgularını yerli yerinde yaparak yaptıkları sunumları düşünüyorum da o an ki duygularımı tarif edecek kelime bulamıyorum. Sahi! O öğrencilerin gözlerinde gördüğüm coşkunun adı neydi?

İşin en güzel yanı ise amacınızın karşılığını peşin peşin aldığınız anlardır. Program bittiğinde bir öğrencinin gelip size “Biliyor musunuz ben de şiir yazıyordum. Ama hep eğlence amaçlı yazdığımı düşünüyorlardı. O yüzden gizli gizli yazıyordum. Siz bana şiirin ciddi bir şey olduğunu fark ettirdiniz… Kim ne derse desin ondan vazgeçmeyeceğim” demesi ile kalbinizin mutluluktan ağladığına şahit olursunuz. Sonra bir başka öğrenci gelir anlattıklarınızın özetini kendi şivesiyle öyle bir izah ederek sorusunu sorar ki değmeyin o an edebî mutluluğun keyfine.

Ezberletilenden önce hissettirebilmenin ilmini arşınlamak, gençlerimizin ufkuna gökyüzünün soluğunu sağmaktır. “Geleceğe dair umudum yok!” ezberini bozanların gönlümde ve aklımda bıraktığı iz, sanırım sanat hayatım boyunca öncelikli olarak önce okullar dememe vesile olacak…

(Dîvanyolu Kültür, Sanat, Edebiyat Dergisinin Temmuz sayısında yayınlanmıştır.)

Mehtap Altan

Mehtap Altan

Şair - Yazar at Kitap Haber
1973’de Kayseri’de doğdu. Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Hâlen İzmir’de yaşamaktadır. Şiir, deneme, öykü, kitap tanıtım yazıları ve edebî söyleşileri Dil ve Edebiyat, Yedi İklim, Temrin, Acemi, Dîvanyolu, Berceste, Berfin Bahar, Hayal Bilgisi, Şehir ve Kültür, Sincan İstasyonu ve Ihlamur’da yayımlandı. 2014 yılında Yağmur Dergisi Ulusal 6. Hikâye Yarışmasında “Kuyudan Kumbara” adlı öyküsü üçüncülük ödülü almıştır.
Kitap Haber Soylesi/Röportaj Editörü

Yayımlanmış kitapları:
‘Beyaz Ağıt’ (şiir, 1995),
‘Çivi’ (şiir, 2014)
‘İmgenar Sokağı’ (öykü, 2015)
Mehtap Altan

Latest posts by Mehtap Altan (see all)

About author

Mehtap Altan

1973’de Kayseri’de doğdu. Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler Bölümü mezunu. Hâlen İzmir’de yaşamaktadır. Şiir, deneme, öykü, kitap tanıtım yazıları ve edebî söyleşileri Dil ve Edebiyat, Yedi İklim, Temrin, Acemi, Dîvanyolu, Berceste, Berfin Bahar, Hayal Bilgisi, Şehir ve Kültür, Sincan İstasyonu ve Ihlamur’da yayımlandı. 2014 yılında Yağmur Dergisi Ulusal 6. Hikâye Yarışmasında “Kuyudan Kumbara” adlı öyküsü üçüncülük ödülü almıştır. Kitap Haber Soylesi/Röportaj Editörü Yayımlanmış kitapları: ‘Beyaz Ağıt’ (şiir, 1995), ‘Çivi’ (şiir, 2014) ‘İmgenar Sokağı’ (öykü, 2015)

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv