Tufandan Önceki Son Gemidir – Abdülkadir Üstündağ

Tufandan Önceki Son Gemidir – Abdülkadir Üstündağ

Hangi insan? Bu soruda kastedilen nedir? Öncelikle bunu cevabını kendimize vermemiz gerekiyor. Dünyada yaşayan sistemin dayattığı, gönüllü kul olma ve itaat kültürüne uygun yaşamayı tercih etmiş, iki ayaklı “beşer” olarak mı yaşayacağız yoksa sisteme başkaldırmayı, irade sahibi olmayı, olanı değil olması gerekeni sürekli arayan ve eşref-i mahlûkat kavramının sınırlarında kalmayı tercih eden varlıklar olarak mı yaşayacağız? Olması gereken ve olma sürecine girmesi gereken insanın üç özelliği vardır: ilk olarak bilinçli, öz varlığının bilincinde olan varlıktır. İkinci olarak seçme yeteneği vardır. Üçüncü olarak yaratıcı özelliği vardır. İnsanın bütün diğer özellikleri bu üç ana özellikten kaynaklanır.[1] Başkaldırma bilincine ulaştıktan sonra itaat eden insanın itaati ise, istenmiş, iradi bir itaattir.[2] Çünkü inzivada ancak filozof, şair, zâhit ve âbit yetiştirilebilir ama Müslüman yetiştirilemez. Tam ve kâmil bir Müslüman ancak ve ancak inanç ve cihatla yetiştirilebilir.[3] Bizleri itaat kültürüne yönelten ve mutlak bir doğru üzerine Rab ettiren; Marksizm, egzistansiyalizm, nihilizm, materyalizm, idealizm, hint irfanı, Hıristiyanlığın ahlaki zühdü, batının maddeci hümanizmi ve diğer bütün ideolojilere karşı dayanağımız ne olmalıdır? Öze dönüş dayanaklarımızdan biri olabilir. Peki hangi öze dönüş?

Hangi öze dönüş? Öncelikle öze dönüşün sağlıklı olabilmesi için zihnimizde bu kavramın taşıdığı önemi idrak edip gerçek anlamı ile anlamlandırmak gerekir. Burada ki öze dönüşten kasıt geçmiş denilen mezarlığa dönüşmüş bir yığın köhnelik değildir. Şuanda da var olan, yaşayan bir klasizm, şuanda da hissedilebilen ve onunla iç içe yaşadığımız olgu, kendisine dayandığımız ve kültürümüzü oluşturan geçmiş. Öze dönüş ile ilgili yapılan yanlışlardan biride bu hususta oluşmuş hastalığımıza reçeteleri dışarıda, bünyemize uygun olmayan yerlerden ikame etme yanlışlığı. Afrika’da Aime Cesaire’nin söylediği mi, Frantz Fanon’un Fransa’da söylediği mi yoksa İran’da bulunan Ali Şeriati mi? Çünkü onların özü ile bir Müslüman olan Ali Şeriati’nin özü, onların kendileri ile bizleri oluşturan özler birbirinden çok farklıdır. Öze dönüş ontolojimiz için çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu durum batının sosyolog fabrikasının tekeline bırakılmayacak kadar değerli bir kavramdır. Batı 18 yüzyıldan itibaren sosyologların, psikologların, yazarların ve sanatçıların hatta devrimcilerin ve hümanistlerin yardımıyla medeniyetin tek olduğunu ve bunun da batının icat edip dünyaya takdim ettiği medeniyet biçimi olduğunu empoze etmektedir.[4] Batı bunu da yine bilimsel bir metod olan Sordel diyalektiği yapmaktadır. O da şudur: “ Batılı, doğulunun kültür, tarih ve şahsiyetini yadsımamalıdır. Çünkü bu durumda doğulu savunmaya geçer, batılı öyle bir şey yapmalıdır ki doğulu kendisinin olumsuz olduğuna, kendisinin ikinci sınıf ırk, batınınsa birinci sınıf ırk olduğuna inansın. Batı emperyalizmi özellikle zengin tarihsel birikim ve medeniyet geçmişine sahip toplumları kendi pazarı haline getirmek için yaptığı ilk iş, mevcut nesli tarihten yani özünden koparmak olmuştur. Sorumuzu bir daha tekrar edecek olursak öze dönüşün çerçevesi ve içeriği nasıl olmalıdır. Öze dönüş ırka olursa rasizm olur, nazizm olu, bir tür ahmakça cahiliye şovenizmi olur.[5] Ben ırka dönmek istemiyorum. İnsanları kana ve toprağa tapmaya sürüklemek istemiyorum. Yüz yirmi dört bin peygamber gelip bu mağrur ve kötü düşünceli beşeri, mutlak güzellik sahibi Allah’a kulluğa davet etmişlerdir. İnsan kulak vermiyor. Söz ettiğimiz öze dönüş bizzat toplumun ruh ve vicdanındaki mevcut öze dönüştür.[6] Bu, canlı bir özdür. Hâlâ yaşayan, hayat ve hareket sahibi bir öz.[7]  Acaba bu öz dini bir öz müdür? Evet, İslam’i bir özdür. Peki, hangi İslam?

Hangi İslam? Pavlus:”Acıktığınızda Allah’ı arayın, ekmeğinizin alınmasına şükredin ki sizi son akşam yemeğinin sofrasının başında Tanrınız Mesih’in yanı başında oturtsun.” diye vazeder. Kiliselerin Hıristiyan halkı bir zamanlar kendisine itaat eden uysal koyunlar haline gelmesi için kullandığı en önemli ruhani söylemidir. Bugün tüm İslam coğrafyasına doğu mistitisizmi adı altında yutturulmaya çalışılan tam da budur. Salt ruhi, ahlaki ve metafizik mesajlarla dolu, sosyal ve siyasal hayata dair tek çözümü olmayan batı dininin karşısında tek dayanağımız olan İslam dini aslında ne demektedir? Ebuzer inanılmaz bir öfkeyle şöyle feryad eder.:” Evinde yiyecek bir ekmeği bulunmayan bir kimse nasıl olur da kılıcı çekip halkın üzerine yürümez şaşarım.” Peygamberimiz ise kesin bir dille ilan eder ki:” Geçimi olmayanın, ahreti de yoktur.” Bakınız İslam dini ile dünya birbirinden ayrılmaz ve ayırt edilemez bir şeydir. Batı emperyalizmi “din hayattan ayrıdır” diye bir laf attı ağzımıza. Bizlerde bunu bir güzel çiğnemeye ve yutmaya devam ediyoruz. Çünkü batı cübbesini başına çekmiş olan bir İslam’dan hoşlanır. Varlık sahasını tekdüze, mükerrer, tehlikesiz ve etkisiz bir halde evle mescit arasına sıkıştırılmış bir İslam beğenir.[8] Oysa İslam dininin ilk ortaya çıktığı dönem dikkatle incelendiğinde İslam’ın beşeriyet ile olan ilişkisi, itaat kültürüne olan mesafesi ve muktedirleşmeye olan bakış açısı apaçık ortadadır. Bu dinin peygamberi kendisini, Zerdüşt, Mani, Mazdek, ve Konfüçyüs gibi kendini saraylara atmak için çıkmadı. Sarayın şairleri, nedimleri ve efendileri arasında oturmak için gelmedi, orayı yıkmak viran etmek için geldi. İslam peygamberi bu dünyaya gözlerini açar açmaz, Fars ateşkedesinin sönmesi ve Medayi’nin sarayının burçlarının yıkılması İslam’ın bu dünyaya ve bu topluma bakış açısını ve misyonunun ne olduğunu ifade etmektedir.[9] Peki İslam’ın temel ilkelerinden olan bu isyan ahlakını nasıl başaracağız? Ellerinde zikir kitapları ekranda cennetten yer satan şaman kılıklı ruhanilerden mi? Tabi ki hayır! Bu safdillik olur! Bu isyan ahlakının ateşini yakacak ve bizleri uzun uykumuzdan uyandıracak olan suru üfleyecek İsrafil kimdir? Şüphesiz ki aydın. Peki hangi Aydın?

Peki hangi aydın? Aydın denildiğinde doğum toplumlarını kendi medeniyet ve üretimlerinin pazarı haline getirmek için oluşturdukları sözde entelektüeller yani onaylayıcılar akla gelmektedir. Batıyı taklit eden modernistler oluşmalı ki içeride batının yoldaşları oluşsun, bu engelleri ortadan kaldıracak modernistler, yenilikçiler ve taklitçiler üretmek için aydınlar kullanılmaktadır. Peki suskun bir milletin, gamlı kabristanına suru üfleyecek olan aydından kastımız nedir? Tabi ki derdimize derman olacak olan aydın kendisini dinin dar meydanından Marksın, Sartre’nin , bilim, felsefe, demokrasi, liberalizm ve hümanizmin kucağına atarak dinin dışındaki İslam’a yabancı dünyaya atmak için dört nala koşmakta olan aydın değildir.[10] Aydın, Fransa devriminin burjuva kültüründe değil, İslam’ın adem felsefesinde derin, uyumlu ve anlamlı dünya görüşü, materyalizm değil tevhidi dünya görüşünde sınıfsız kapitalizm ve burjuva karşıtı toplumu, Marksizmde değil tevhidi ümmette, mizanda ve adalette faizciliğin ve tefeciliğin reddinde emeğin ve mülkün Allah’a ve onun halifesi insana ait oluşunda arayan aydın derdimize derman olacaktır. Gerçek aydın, genel kabule ve günün beğenisine göre düşünmez. Görüş ve düşüncelerini fethetme ve zapt etme düşüncesinde olmadan önce kendi sosyal haysiyetini geri plana atma pahasına olsa bile düzeltme düşüncesindedir.[11] Toplumun özünden çıkan bir aydının eylemi konuşmaktır. Ateşli sözlerden oluşan kurşunları düşmanın kara ordusuna yağdırmak, uyuyanları uyandırmak, cehalet gecesinin kara çadırını yırtıp yakmak ve düşünce alevi ile geceyi ateşe vermek, kışı ısıtmak, tek kelimeyle “mesajı halkın kulağına iletmekti. Kendi sorumluluk bilincine varan aydın batı ile zaman kaybetmeksizin mücadele başlatmalıdır.

Batıcılıkla mücadele için batıyı tanımak gerekir. Şahsiyet kaybına maruz kalmış zillete düşmüş maymunca ve şımarık, tiksindirici hareketlere sahip her türlü kültürel ve manevi muhtevadan eksik, gelinlik ve tuvaletler içinde gelincikler haline gelmiş ve yeni tüketimden başka hüneri olmayan kız ve erkek çocuklarımızın, erkek ve kadınlarımızın adet olduğu adet olduğu üzere alafranga oldukları Avrupa’yı taklit ettiklerini söylüyoruz.[12] Bunları bizzat kendi kendileri hakkında kapitalizmin eski ve yeni sömürgeciliğin lüksünün bahtsız kurbanları oldukları yargısına sahiptirler.[13] Batı ile mücadelede diğer bir sorun olan ve en önemli hastalıklarımızdan bir tanesi de şudur: Boynumuza geçirilen zincirlerden sadece birine odaklanmak. Batı o zincirlerden birini gevşettiğinde ya da tamamıyla çözdüğünde batıya karşı müthiş bir zafer edasıyla, diğer zincirleri bir aksesuar gibi tarifsiz bir hazla taşıyoruz. Yani “ellere vurulmuş olan zincirleri kırmak bizzat erdem değil midir?” diye sorulduğunda hiç tereddütsüz derim ki: Hayır asla! Önce şunu sorarım: Senin ellerinden bu zincirleri kim çözdü? Eğer senin ellerini bir komplo kurup suçsuz bir insanın kanına sokmak için çözdülerse yine de ellerinin serbest kalışıyla övünecek misin?[14] Yine önemli bir hastalık olan ve batının İslam coğrafyasını atomu parçalara ayırdığı gibi farklı yapılara böldüğü bu dönemde boynumuza geçirilen bu zincire karşı da en büyük dayanağımız tevhidin gerçek anlamına sarılmak olmalıdır. Tevhide inanmak aynı zamanda beşeri birliğin alt yapısını insan sınıfları arasındaki birliğin alt yapısını ve insan tabiat çizgisinde tekâmül ettiği varlık âlemindeki genel bir birliğin yapısını da ortaya koyar.[15]

Batı ile mücadelenin en önemli ayağını oluşturan, “ kapitalizme ve ona karşı atılan sloganlar miadını doldurmuş, ivedilikle batıdan ikame olmayan yeni İslam’i bir iktisat modeli üzerine çalışmalar başlatılmalıdır. Peki, bu yapının batıdaki iktisatçılıktan farkı nedir? Farkı şudur ki İslam’da hedefimiz iktisat” üstüdür. İslam’da hedef, insan türünün tekâmül ve yücelişidir. Bu esas değil, hedeftir. Esas, maddi hayattır. İslam’da Tanrı sadece maddi görüngelerde ve tabi görüngeler yoluyla aranır, ahlak, takva ve tekâmül sadece zengin bir toplumda, ileri ve muktedir bir ekonomide bulunabilir.[16] Ayrıca öyle bir sistem oluşturulmalı ki kapitalizme kendisini İslam’i biçimde süsleyeceği bir çıkış bir çıkış yolu fırsatı vermeyelim. Ekonomik sistem öyle bir sistem olmalı ki haddini aşan ve aşmak isteyen “herife” kanuni ve pratik fırsat ve imkân tanımamalı. Ona bu imkânı verip de sonra ahlaki açıdan onu kontrol etmeye çalışmak değil. Yani alt yapısı kapitalizm, istismar ve sömürü; üst yapısı ahlak, adalet ve takva olan bir yapıyı kurmak doğru olmaz.[17]Müslüman milletlerin bağımsızlık hareketleri de bir düşünce usulünü takip ettikleri ve felsefi, iktisadi, ahlaki, milli, toplumsal, siyasi v.s açıkça ifade ettikleri bir inanç ekolüne sahip oldukları zaman başarıya ulaşacaklardır. Temel nokta bu inanç ekolünün binasının İslam’ın bize sunduğu malzemeyle inşa edilmesi ve planının hazırlanmasında Kuran’ın kurtarıcı mukaddes talimatlarından doğrudan ilham alınması gerektiğidir.[18]

Geçiş döneminde bulunduğumuz bu çağda, anlık tüketen, çabuk sıkılan, onlarca zindanın zincirlerini boynunda taşıyan ve idrakleri beton binalar arasında sıkıştırılmış bir nesile; eski kavramlar, argümanlar ve metotlarla diri tutmamızın zor olduğunu görmemiz gerekmektedir. Artık batının topyekûn hücumlarına karşın, göğsümüzü siper etmeyi bırakıp, yeni kavramlar, yeni argümanlar ve yeni siyasal-sosyal çözümlerle karşı hücuma geçmeliyiz. Aksi halde tarihi bir dönemeçte bulunduğumuz bu anı kaçırdığımızda bir sonra ki nesil artık hakikat nedir, batıl hangisidir, acaba İslam’ın aslı bu mudur, İslam onların bahsettiği bu mana mıdır, yoksa başka bir hakikat mi vardır, o hakikat hangisidir, merakını da taşımıyacaktır.

[1] Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı
[2] Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı
[3] Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı
[4] Ali Şeriati, Öze Dönüş
[5] Ali Şeriati, Öze Dönüş
[6] Ali Şeriati, Öze Dönüş
[7] Ali Şeriati, Öze Dönüş
[8] Ali Şeriati, İkbal ve Biz
[9] Ali Şeriati, İkbal ve Biz
[10] Ali Şeriati, Aşina Yüzlerle
[11] Ali Şeriati, İkbal ve Biz
[12] Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı
[13] Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı
[14] Ali Şeriati, Aşina Yüzlerle
[15] Ali Şeriati, İkbal ve Biz
[16] Ali Şeriati, Yeni Çağın Özellikleri
[17] Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı
[18] Ali Şeriati, Yeni Çağın Özellikleri

Tagged with:

About author

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv