Vaftiz Edilen Ters Lale – Uğurcan Kaçmaz

Vaftiz Edilen Ters Lale – Uğurcan Kaçmaz

Zamanlardan, aleyhime işleyen metruk zamanlardı. Ve o zamandakiler; eşler ve dost gibi görünen herkes‘leş’enlerle doluydu. Arnavut kaldırımlı taşlar, begonviller, zambaklar ve içinize gülebilecek kamelyalar yoktu sokaklarımızda. Eğri yollarıyla bozuk kaldırımlardan oluşurdu sokaklarımız. Güneşin için için kavurduğu toprağın, ezildikçe havayı ve ciğerlerimizi gasp eden toz dumanı vardı. Benden daha yalnız belki de daha masum olan ve ışığına hep dokunmak istediğim başı boş sokak lambalarımız vardı.
Birde heybetli koca bir dağ kaplardı evimizin manzarasını. Eteklerini uçkunlar, ters açan laleler süslerdi. ‘Neden ters açardı ki laleler’ diye düşünürdüm o zamanlar. Onlarda benim gibiydi diye tahayyül ederdim. Boyunlarını vakur biçimde bükmüş verimsiz yer kabuğuna çevirmişlerdi. Tanrı vergisi bereket yağmurları köklerine ulaşamamıştı. Güneşte onlara naz ettiğinden onlarda hayata küsmüşlerdi her hal derdim. Hayallerimdeyse sümbülün zirvesinde olmak vardı hep. ‘ Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni’ diye okumuştum şair Kul Nesimi’den ve Bozkırın Tezenesi Neşat babadan dinlemiştim bu dizeleri. Her okuyup dinlerken; kendimi hayal ederdim sümbülün doruklarında. Herkesleşenlerden bir kaçış olacağını düşündüğüm; kimsenin varamayacağı, yalnız benim verdiğim soluğun huzuruyla dem vuracağım bir meskendi sümbülün doruğu.

Ruhum kayıp bir yerlerdeyken ben naçizane bedenimi doruklarda düşlerdim. Çok bilmişliklerini, maskeleriyle beraber bir kaşık rakımda boğmak istiyordum. Deniz yoktu bu kentte. Özgürlüğün kulaçlarda olduğunu düşünürdüm. Kuşta kanat, insanda kulaç misali. Olsun isterdim. Öyle her çocuğun hevesi gibi benimde hevesimdi, hudutsuz bir deniz hayallerimi süslerdi. Ki olsaydı bile derinlerinde; güneşin olmadığı yer de; abislerinde kulaç atmayı yeğlerdim. Güneş neydi ki? İçine doğmalıydı ışık bir insanın, yoksa aydınlık her zaman aydınlık demek değildi. Ters lalelerden anlamıştım bunu.
Herkesin yalnız benim masumluğuma garezi var gibime geliyordu. Üstüme üstüme gelseler iyi bari, içerden tahrip etme peşindeydiler oysaki. Kaotikti bu kent, sadece yollarıyla ve çarpık kentleşmesiyle değil. Tıpkı ben gibiydi, fakat her şeyine rağmen seviyordum. Ben kendime yabancılaştırılırken ve insanlar her dem riyakârlık ederken, mahkûmdu hüviyetim kaybolmaya ve bir kayıp ilanı bile verecek cesaretim yoktu. İşte, kelimeler bazen bana bir şey ifade etmiyordu o vakit, anlamıştım ve sümbülün zirvesini merak ederdim. Sessizlik, bir insanın verebileceği en gürültülü cevap olmasına karşı duymuyorlardı içimdeki cevherin çığlıklarını. Sonradan öğrendim ki Oğuz Atay da öyle demiş zaten. ‘Kelimeler bazı anlamlara’ gelmezmiş. Anlatmakla en az işe yaran şeymiş kelimeler. İki kelam edebilecek kadar utangaç olabilir çenelerimiz ama bulunamayacak kadar derine hapsedebilir bir insanın gözleri bir insanı. Alıp götürebilir bir varlığın aşamayacağı hudutlara. Sümbülün zirvesini merak ederdim. Vaziyetim böyleyken kendi yağımda kavrulamaz, kendimi kuramazdım elbette. Herkes bir şey katmalıydı bana muhakkak. Böyle bir sorumlulukları olduğunu düşünüyorlardı herhalde. Çünkü hepsinin bir tecrübesi vardı hayata dair.

Hayat hakkında bildiklerini anlatmaları, öğüt vermeleri icap ediyordu. Kaybettikleriyle ve yedikleri kazıklarla kazanmış oldukları tecrübeler; onları yaşama, insana karşı sürekli bir şüpheye bir sevgisizliğe,güvensizliğe temayül ettirmişti hâlbuki. Ben bir örneğiydim işte. Bu şekilde öğrenenlerden bu şekilde öğütlendim. Ama buna pek itibar etmedim. Bu insanlara ne kadar ihtimam ettim dersek; işime gelene kadardı. Kendimi keşfetmeme müsaade etmeyen taassuplarını, o sözde doğrularını aşıladılar bana ve böyle günden güne yaklaştılar içi boş kabuk bedenime. Ben günden güne kendimden uzaklaştım. Bir birey olarak artık hayata veda ediyordum. Her içime yönelişimde; bir şey göremiyor, bulamıyordum. Kalabalıklar için de, gök bana bir gavur kadar yabancı ve ben kendi memleketimde gurbetteydim. Girebileceğimbir gönül yoktu o memleketim olsun diye. O yüzden hayatta beni tükürdü arada sırada, hazmedemiyordu. Fakat burada bir serzeniş yok tarafımca. Hayatın tükürmesi gerekiyordu. Çünkü hiçbir midenin kabul edemeyeceği bir mahlûk haline getirilmiştim Göremiyordum, tanımıyordum artık aynada bir zamanlar gördüğüm kişiyi. Bulamıyordum, kayıptım. Bunlar da yetmezmiş gibi kan donduran donmasına rağmen akan, acı olaylar yaşanıyordu biçare ülkemde. Acımdan daha büyük acıları keşfedince utanmıştım kendimden. Hayatlar bir bir dökülüyordu sonbaharın sararttığı, yazın terk ettiği yaprakları gibi. Ve bir sayıymış gibi ana haber bültenleri koca koca puntolarla alt yazı geçiyordu hayata veda eden canları. Umursamaz güruhsa, ölenleri bir futbol müsabakasını izler gibi kanepelerinde, tamahkar sofralarında çekirdek çitleterek, paylaşamadıkları sıcak yemeklerini yiyerek izlemekteydi. Gökyüzü minik canların minik hayaletleriyle doluyordu. Onlar yedikleri yemeğe şükrediyorlardı. Ellerinden bir şey gelmeyeceklerine inanıyorlardı. O halde o eller neden verilmişti? Can bizim değil, bu beden bizim değil diyenlerin o elleri, ne zaman kullanmaları gerekiyordu, anlam veremiyordum. Sisifos’un laneti gibiydi günler. Sümbülün zirvesine durmadan kanlı koca bir kayayı sürüklerdim sanki. Zalimlerse yeryüzünün her yerini işgal ediyordu. Yaşam yasasının savaşım olduğunu söylüyordular bu kör ruhlara sahip hebennekalar. Çocuk, kadın, ağaç demeden hayat damarlarına iplik muamelesi yapıyorlardı. Nefreti nefretle, kanı kanla temizleyerek ruhları karartmaya onları kokutmaya ve bunu bir veba salgını gibi yaymaya devam ediyorlardı. Daha önce hiçbir meyvenin çürüyüp de, buzdolabına terk edilmiş küflü peynirin veya en kötü yemeği yiyen bağırsağın doldurduğu bir lağımın, kokamayacağı kadar kötü kokuyordu karanlıkları. Bu insanlar ya masumları öldürür ya da öldüremediklerini her gün ölmeden önce öldürerek, ruhlarını yakar yaşama sevinçlerini öldürürlerdi. Kalanlaraysa maskeler, kavallarla ninniler söyleyip kendi saflarını paylaştırırlardı. Her bir zalimin gözünden süzülüyordu kokmuş karanlıkları, kokuları ruhlarımızın direğini kırıyordu adeta. Karanlıkları aks ediyordu, ruhuma kazınıyordu. Duvar da değilim ki, çarpıp dönüp gitmiyordu. İlla bir iz bırakıyordu ve çevremdekiler de beni böyle bir dünyaya hazırlamamışlardı. Bu tür melunlardan bahsetmemişlerdi. Kendimi kurmama müsaade etmemişlerdi. Her gün doğan güneş artık içime doğmuyordu. Bir ters lale taşıyordum bende artık içimde, o içimdeki koca bir boşluğu bir ters lale doldurmuştu ve ben naz ediyordum tüm bir cihana. Sümbülün zirvesini düşlerdim hep.

Zamanla başladığım sigaranın, içime çektiğimin katranından daha katranlaşmıştı zihnim. Sümbülün eteklerinde yeşeren ters laleler, hüzünlü yüzleri toprağa bakardı ya. Gönlümeydi işte bir nevi benim ters lalemin yönü. O yüzden içimdeki çocuğu az biraz koruyabildim.

Zamanlardan, ruhumun bedenden terk edilmiş ve kayıp olduğu zamanlardı. Zaman durmak bilmeden akıp gidiyordu. Kurmam gerekiyordu kendimi artık. Önce arınmalıydım, vaftiz edilmeliydim. Daha önce ne katılmışsa bana öyle katlana katlana dökülmeliydi ardı sıra.

Zaman geçti ve sonra ilk başta anlamadığım ‘o’ vaktin Tanrı işi olduğunu kavradım; bir kadının çıka geldiği o vakti. Ya da şöyle diyeyim daha doğrusu; bir kadının kaybolan ruhumu feth etmeye geldiği vakti. Artık bu sefer zaman lehimeydi. Mektuplarla seviştik, zamanla güzelleştik ezilen üzüm suları gibi. Olmpyosun genç Tanrısı Dionysos’un elleri omuzlarımızdaydı. Anlamıştım, öyle bir histi. Hatta histen bile öteydi. Ama diğer tanrılardan önce, kadının eliydi bana değen ve ruhuma gülümseyen. Hem bu sefer bir omzun aksine, yüreğime değivermişti o el. Dionysos bundan mütevellit gıpta ediyordu. Biliyordum. Çünkü öyle bir dokunuş, Tanrıların tanrısının dokunuşu olabilirdi ancak, bunu o da biliyordu. İsa’yı nasıl Şeria Nehri’nde vaftiz ettiyse Yahya. Bende öyle vaftiz edildim Tanrıların vaat ettiği cennet bahçelerinin ırmaklarında. O üzerime, şimdiye kadar inen dinlerin aksine yeni bir din gibi yalnız ama yalnız benim için indirilmişti. Alnım secdeye değmeden kalbim onun alnına değmişti. Benim gördüğüm Kabe onun gözleriydi. Ağlama duvarım onun bel gamzeleriydi. Çalan çanlarsa kahkahalarıydı. Ben kendimi bilmezken, içerime açılma cesareti verdi bana. Kafka’nın dediği üzre; dışarıya kapanmıştım içeriye açılmak üzre. Ben içerde kaybolmuşken yol yordam bilmezken; ona rastlıyordum artık ruhumun, her köşe bucağında. Ben daha yolumu bilmezken o haritanın kendisiydi. İçimdeki çölün dervişiydi, sırra kadem basmak sadece bana bilinmek istedi. Ve söz edemezdim kimseye bu canandan, söz edilmeyecekti ki katranlaşan zihnim onu düşündükçe berraklaşsın. Ondan söz etmiyordum onu daha fazla düşleyebilmek için. Geçen düşlerime değdi nuru, şeref verdi ruhu. Kurduğum ütopyaların aksine ne muazzamdı; eli arkasında saklı bir giz varken çıka geldi bu sefer. -Rüyaydı kabul ama o da gerçek olamayacak kadar güzeldi zaten. O’ydu yaşıyordu rüyada olsa, o zaten rüya içinde rüyaydı.-Bir şey saklıyordu ardında. Koşuyordum yanına, alnı yine alnıma değiyordu. Gözleri gözlerime gülüyordu. Gözlerim artık boş bakmıyordu. Kokusu misk- amberden daha bir hoştu, uyurken bile bende gönül çoştu. Saçları uzun böyle, beline kadar tel tel dökülmüştü. Zülfünün her teline şiir yazılacak, bercesteler dizilecekti zamanla. Ama özledikçe özlüyordum. Rüyada olsa veyahut yanımda da olsa. Anlatmayayım artık böyle bitmeyecek yoksa… Toplayabildim kendimi rüyamın içindeki düşlerden. Nedir o arkandaki dedim? Gösterdi hemen oracıkta. Bir laleydi. Sümbülün lalesine benziyordu. Fakat ters değildi diğerlerinin aksine. Bilakis, lalenin yüzü ona, gönlüme, yani güneşe dönüktü. Gülüşlerineydi bakışı lalenin, hakkı vardı ama öpülesi gülüşleri vardı kadının. Ruhuma nakış ediyordu bakışları. Ruhlarımız tıngırdamıştı birbirine karşı onun deyişiyle. O ilmik ilmik işlenmeye devam ediyordu bir nakkaşın inceliğiyle. Hüceyrelerim ele değil, ruhuna geçirilmişti. Bedbahtlıkların her biri aydınlığının arasında kayboluyordu. Bu sefer kaybolan değildim. Sümbülün doruklarını merak ederdim hep. Hayat bir kere oynanan bir kumarsa onu kazandım diyebilirdim Mütercim Raif’in aksine. Fakat bu kadar da mutlu oluyorken insan, elindekini kaybedecek diye de ödü kopuyordu. Her şeyin aksine onun mutlu olmasını kâfi buluyordum ben. Ondan sevgime karşılık beklediğim an, bir tefeciden başka bir şey olamayacağımın farkındaydım. Cemal’in de dediği gibi ‘sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi mi lazım?’ Doğru, ticaret değil di bu kesinlikle. Zaten o ruhumu ruhuna giydirmiş onu feth etmeyi başarmıştı. Vaftiz edilmiştim onun tarafından. Ruhumdu zaten, nerde olduğu kimle olduğu, kimi sevdiği önemli değildi. Beni sevdiğini gözlerinden biliyordum.Gözleri kalbiydi, orda taşıyordu. Onu seven adamları da, kadınları da seviyordum. Çünkü sevgi nedir öğrendim ve onda bir karanlık, bir sahtelik sezmedim. Tüm insanlara yetecek kadar bir cevher taşıdığımı fark ettim en sonunda. Tüm insanları severek onu daha çok sevecektim. Her insanda ondan bir şeyler görüyordum artık. Kuşun kanadı sesi, rüzgarın çığlığı, güllerin tüm tonu, gökkuşağının binlerce ara tonu…

Sokaklarımızın bozuk kaldırımlarına takılıp düşsem de, insanlar kanatsa da yüreğimi kelamlarıyla; kanayan yerlerim acıdığında o olmasa da yanımda, hatta aramızda binlerce sümbülde olsa gönüllerimiz birdi bir kere bizim. O bana dermandı. O kadın ki, şah damarımdan bile daha yakındı.

Amma velâkin ruhumuza iz bırakan sadece bunlar değildi. Her gün mutlu olunduğunda, bu denli mutlu olunduğu için insanı utandıracak melun haberlerle kalkıyorduk güne. İnsanlar her gün bilinmese de gözlerimizde ki ışığa kastları vardı. Yıkılan ocaklar, kan donduran katledilişler, mide bulandıran istismarlar ve bunlarla beraber samimiyetsiz insan vicdanları bizi hayata karşı duyarsızlaştırmıyordu. Sümbülün doruklarını ben hep merak ederdim.

Yara sahiplerinin acısını anlayamaz, sahiplenemezdik. Bu samimiyetsiz geliyordu bize. Ama duyarsızda kalamıyorduk işte.

Bu acılar sadece fiziksel olarak da yoktu. Artık her insanın zihninde oluşturduğu bir seri katil, bir cani vardı. Herkes öldürüyordu birbirini, ruhlarını saran ve gözlerinden taşan nefret kelamları dağları aşıyordu. Ters laleler, açılmayan kamelyalar, güllerin her bir rengi ve sevgiliye verilen papatyalar; yeryüzünü bulayan kan kokusuyla toprağa bu sefer hep birlikte hüzünle bakıyorlardı. Bu dönem içinde Oğuz Atay yanılıyordu. Kelamlarıyla insanlar yürekleri deşiyordu. Habis kelimeler mesken tutmuştu insan zihninde. Hiçbir büyücünün bile ağzına alamayacağı kelimeleri o pis ağızlar her gün haykırıyordu. Haykırışları ayyuka çıkıyordu. Bizi saran sevgi, kulakları bu haykırışlara kapatıyordu. Güzel bir şeyler duymak istiyorduk artık. Ve daima tutunuyorduk birbirimize, masumiyete ve iyiliğe inanıyorduk halen. Aşk bizi bulmuşken, sevgi tüm hücerelerimize ince bir iplik gibi işlemişken biz sarsılmazdık. Umudumuz vardı halen. Benim gibi biri bile kurtulabilirken karanlıklardan, tüm cihan için umut vardı. Sevgi paylaşıldıkça çoğalacaktı. Bir kelebeğin kanat çırpışı kasırgaya, bir balığın süzgeci bir dalgaya, ve bir kadının dokunuşu tüm bir cihana sevgiyi getirebilirdi. Tüm ilham perileri soracağı vakit, dileğiniz nedir diye? Bağıracağız avazımızın çıktığı kadar: Sevmek,sevilmek, anlaşılmak diye! Günün birinde insanların birbirini anlayacağı bir günün geleceğine inanıyordum. Aşk dokunabilir bu insanların zihinlerine, bulabilirler içlerindeki kayıp masum çocuğu. Sevgi tecelli edebilir ışık getirebilir kör ruhlarına. Yekpare bir zamanın akışında, günün birinde Tanrının inayetiyle; belki de bir kadının veya adamın dokunuşuyla. Ben artık sümbülün doruklarındayım.

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane

Latest posts by Fakirane (see all)

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv