Yalnızlık – Rollo May

Yalnızlık – Rollo May

Günümüz insanının karakteristik özelliği yalnızlıktır. Büyük bir çoğunluk yalnızlığı her şeyin dışında kalma,dışa itilme ya da ortamda olup bitene yabancı kalma türünde benzetmelerle tarif etmektedir. Çoğunlukla bir partiye veya yemeğe davet edilmenin onlar için ne denli önemli bir şey olduğundan bahsettiklerini görüyoruz. Partiye ya da yemeğe çağrılmak, ne ille de bir partiye gitmek istediklerinden (yine de çağrıldıklarında gittiklerini gözlemliyoruz) ne de arkadaş ortamı ve de eğlence aradıklarından (ki genelde de’ eğlenmeyip sıkılıyorlar) bu denli önemli bir olay oluyor. Esas neden, çağrıldıklarında dünyada yalnız olmadıklarını hatırlayıp mutluluk duymalarında yatıyor. Yalnızlık pek çok birey için o kadar ürkütücü bir tehdit ki, birçokları için ara sıra kendiyle baş başa kalmak, hatta evde tek başına olmak bile inanılmaz derecede tedirgin edici olabiliyor. “Yapayalnız olduğunu fark etmekten korkan o kadar çok insan var ki,” diyor Andre Gide, “en sonunda kendilerini bulmaya hiç uğraşmıyorlar.”

– Yalnızlık ve boşluk her zaman yan yanadır. Sevgilileriyle yaşadıkları ilişki şu veya bu nedenden sona erdiğinde insanların hissettiği, üzüntü ya da bir seferden eli boş dönmüş olmanın verdiği aşağılanma hissi değildir. Onlar genelde hiçbir şey hissetmediklerini anlatırlar; işte boşluk yine buradadır. Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında ‘esneyen bir kara delik’ etkisi bırakır. Yalnızlıkla boşluk arasındaki yakın ilişkinin nedenlerini keşfetmek hiç zor değildir. Birey iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda çareyi etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki, birey şimdiye dek yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendirmesi veya öz güvenini tekrar kazanması söz konusu olunca hiç işe yaramadığına inanmaya başlar. Diğer insanlar onun için bir umuttur. O, bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar. Gördüğümüz gibi, yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin değişik iki aşamasıdırlar, Hiroşima’ya ilk atom bombası atıldığında hepimizi alabora eden, o son nesil olabileceğimize dair korkuyu hatırlıyorsanız, onu takip eden ne düşüneceğimizi bilememe endişesini de unutmamış olmalısınız. O anda milyonlarca insanın olaya ilk tepkisinin garip, derin bir yalnızlığa kapılmak oluşu yeterince ilginçti. Norman Çousinş/’Çağımız insanı işe Yaramıyor” başlıklı denemesinde, dönemin entelektüellerinin o tarihi ana ait en derin tepkilerini aktarmaya çalışırken, atomik radyasyondan korunma yollarını anlatmadığı gibi insanoğlunun nasıl kendi yok oluşunun senaryosunu yazdığını da vurgulamıyordu. Cousins’in yoğunlaştığı tema yalnızlıktı. “İnsanoğlunun bütün geçmişi,” diyordu Cousins, “yalnızlığını parçalayıp yok etme gayretinden ibarettir.” Yalnızlık, bireyin korkuları ve boşluk duygusuyla birlikte ortaya çıkar. Bu duyguların nedeni ne salt korunma ihtiyacı ne de bireyin içindeki anlamsızlığı başkalarıyla doldurma gayretidir. Birey her ne kadar kaygılandığında yanında başka bir insanın varlığım arasa da, esas neden, bir birey oluşunun temelinde diğerleriyle olan bağlantıların bulunmasıdır. Bireyin yalnız kaldığında öz varlığım da kaybetmekten korkmasına yol açan etken de budur.

Biyososyal bir memeli olan insan, uzun süren çocukluk dönemi boyunca anne ve babasına bağımlıdır. Onlar sayesinde hem güven duygusunu tadar, hem de ileride yaşamla yüzleşmesini sağlayacak benlik bilincini kazanır. Bu önemli noktalara ileriki bölümlerde daha detaylı olarak değineceğimiz için burada yalnızca şuna açıklık kazandırmak istiyoruz: Birey hayatla yüzleşebilmek adına diğer insanlarla ilişki halinde olmaya ihtiyaç duyar. Varlığını sürekli hissettiği yalnızlığın bir parçasını da bu gerçek teşkil eder. Yalnızlık ve itilmişlik duygusunun ortaya çıkmasındaki göz ardı edilmemesi gereken diğer bir etken, toplumsal anlamda kabul görmenin bizim kültürümüzde son derece sarsılmaz bir önceliği oluşudur. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır, prestijimizi belirler. Bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olarak ve asla yalnız kalmayarak diğerlerine zaferimizi kanıtlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak yani sosyalleşmede başarılı olmuşsak, yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir. Başka seçeneğimiz yoktur çünkü cemiyet tarafından istenmeyen insan damgasını yemek yarışı baştan kaybetmekle eş anlamlıdır. “Çelik Adamlar”m döneminde itibar görmenin başlıca şartı belli bir ekonomik güce ulaşmış olmaktı.

Günümüzde ise, toplum tarafından sevilmenin ilk şart olduğuna ve ekonomik güç ve şahsi saygınlığın ancak bu şekilde kazanılabileceğine inanılıyor. Arthur Miller’in ünlü oyunu “Satıcının Ölümü”nde Willie Loman’m oğullarına öğüdü hep sevilen birer insan, olmaya gayret etmeleridir; böylece hayatta hiçbir şeyi istemelerine gerek kalmayacak, her şey ayaklarına gelecektir. Çağımız insanının yalnızlığının öbür yüzünde tek başına olmaktan duyulan korku vardır. Bizim kültürümüzde bireyin yalnız olduğunu dile getirmesi yadırganmaz. Yalnızlığı dile getirmek, tek başına olmanın kötü bir şey olduğunun açıkça itiraf edilmesidir sadece. Bazen ‘her şeyden biraz olsun uzaklaşmak’ için kendi köşesine çekilmek isteyen bireyi çevremiz hoşgörüyle karşılar. Ancak bir partide tek başma olmaktan zevk aldığım söyleyene garip bir yaratıkmış gözüyle bakılır. Zamanının büyük bölümünü tek başına geçiren insanların toplumun terazisinde defolu bir maldan farkı yoktur. Toplumda yerleşmiş kanılar, tek başına olmayı istemenin bir tercih meselesi olabileceğini asla kabul etmez. Zira, tek başma kalmaya mecbur olanlar sadece ‘hayatta kaybedenler’dir. Çeşitli yerlere davet edilmek, başkalarının çağrılarımızı kabül etmesi, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biridir. Hep istediğimiz şey randevu defterimizde tek boş anın olmamasıdır. Burada arzuladığımız, başkalarıyla sohbet etmek, insanlarla fikir alışverişinde bulunmak ya da sıcak bir ortamda rahatlamak değildir. İçimizden bazıları bu gerçeğin farkındadırlar ve bir yere davet edildiklerinde ‘Maalesef gelemeyeceğim.’ diyebilmeyi her şeyden fazla isterler ama davet edilme şansı da reddedemeyecekleri bir şeydir. Bilirler ki, davetlere sürekli geri çevirenler er ya da geç artık hiçbir yere çağrılmaz olurlar. İşte bilinçaltından kafasını uzatan o sinsi korku, tamamen dışlanma endişesidir. Hemen hemen tüm tarih boyunca insanlar yalnızlıktan kaçmaya çalışmışlardır. On yedinci yüzyılda, ünlü Fransız matematikçi ve filozof Pascal, yaptığı gözlemlere dayanarak insanların kendilerinden uzaklaşabilmek amacıyla pek çok değişik faaliyete yöneldiklerini savunmuştur. Kierkegaard ise yüz yıl önce kaleme aldığı eserlerinde insanların gürültülü eğlencelere dalarak kendi yalnızlığını unutmaya çalışmasını, Amerika’nın dağlık bölgelerinde yırtıcı hayvanların ateşle veya bağırışlarla uzaklaştırılmasına benzetir. Geçmişle bugün arasındaki tek fark yalnızlık korkusunun daha yaygın, savunma mekanizmalarının ise daha katı hale gelmiş olmasıdır.

Şimdi beraberce biraz uç ama aslında çok da garip olmayanbir örneği inceleyelim. Tatil beldelerinde bireylerin hissettiği yalnızlığı anlatan izlenimsel bir resim yaratmaya çalışın kafanızda. Herkesin tatilin tadını çıkardığı, insanların sığınmak için iş yerlerine kaçamayacakları tipik bir tatil yöresi hayal edin. Bu insanların her gün düzenli olarak -aynı bireylerle aynı konulardan bahsediyor olsalar bile- kokteyllere ve partilere katıldığını özellikle hatırlatmak istiyorum. Partilerde nelerden bahsedildiğinin önemi yok. Önemli olan, konuşmaların hiç kesilmeden devam etmesi. Sessizliğin bir suç olduğun aklınızdan çıkarmayın. (Unutmayın, sessizlik ürkütücüdür ve yalnızlığı çağrıştırır.) Hayal ettiğiniz ortamda hiç kimse gereğinden fazla bir şeyler hissetmemeli ve söylediklerine bir anlam yüklemeye çalışmamak. (Ne hakkında konuştuğunuzu bilmediğinizde söylediklerinizin daha etkili hale geldiğini göreceksiniz.) Ortama ne olduğu belirsiz, herkesin bir şeylerden korktuğuna dair bir his hakim olsun (Nedir bu korkulan şey? Bu insanlar bir tanrıyı ya da bir canavarı yatıştırmaya uğraşıyor gibiler. Yatıştırmaya çalıştıkları, bir . sis gibi etrafa yayılan yalnızlığın hayaletidir. Orada bulunan herkes, sabah yataktan kalktığında bu hayaletle yüz yüze gelmiştir ve o andan itibaren bir kaçış içindedir. Daha da ileri götürecek olursak, yatıştırmaya çalıştıkları ölümün görünmez yüzüdür. Ölüm, en mutlak ayrılık, en sonsuz yalnızlık-, ve en kesin dışlanmadır

Yukarıdaki örneğin biraz uç olduğunu itiraf ediyorum. Genelde günlük deneyimlerimizde yalnızlığın nefesini bu denli yoğun hissetmeyiz. Hepimizin yalnızlık fikrini kafamızdan atmak için geliştirdiğimiz metotlar vardır ve bunlar sayesinde yalnızlık korkumuz, ara sıra canımızı sıkan ve uyanır uyanmaz unutmaya şartlandığımız birkaç kabus dışında pek ortaya çıkmaz. Ancak ne olursa olsun, konunun
özü hiç değişmez. Yalnızlık, falancanın partisine çağrılmadığımız daya da bize eskiden ne kadar popüler olduğumuz hatırlatıldığında beynimizden belli belirsiz geçen o düşüncelerde gizlidir. Eğer bizler, yirminci yüzyılın dürüst bireyleri olarak gözlerimizi kendimize doğrultursak, binlerce maskenin altında en yakın dost olarak terk edilmişliğimizi bulmaz mıyız? ‘Benlik bilincini yitirmek’, tek başına olmanın getirdiği temel kaygıdır. İnsanlar yanlarında hiç kimse ve hiçbir şey bulunmaksızın uzun süre tek başlarına kalma fikrine yoğunlaştıklarında, ne olacağı belirsiz bir sona yaklaştıklarını hissederler. İnsanların bazen uzun süre tek başlarına olmaları durumunda, çalışamayacaklarını ve yorulmalarına neden olacak bir iş yapamayacaklarını; dolayısıyla da uyumalarının da imkansız olacağını belirtmeleri ilginçtir. İnsanlar ayrıca, uyku ile uyanıklık hali arasında bocalayacaklarını, dolayısıyla da öznel benlikleri ile nesnel dış dünya arasındaki ayrımı da kaybedeceklerini tahmin etmektedirler.

Bireyin kendi varlığı ile ilgili olarak edindiği izlenimler, başkalarının onun için düşündükleri ve söylediklerinin bir sonucudur. Bu hemen hemen herkes için böyledir. Fakat bazı insanlar için, kendi varlıkları o denli başkalarına bağlıdır ki bu bireyler, başkaları etrafta olmadığı takdirde benliklerini tamamen yitireceklerine inanırlar. Kumun üzerinde her yöne doğru yayılan dalgalar gibi, kişilik olgularının da darmadağın olacağına kesin gözüyle bakarlar. İster inanın ister inanmayın, aslında pek çok insan bir anlamda kördür: Yollarını ancak çevrelerindeki birçok nesneye dokunarak bulabilirler, onu oluşturan bizlerin, kendi içimizde bireysel bir mekanizma mevcut değildir. Hatta uzun vadede toplu halde kendi boşluk hissimizden korktuğumuz dahi söylenebilir. Demek oluyor ki, bizler de bireyi esir alan boşluk duygusundan ve kayıtsız şartsız kuralları kabullenmekten korkmakta
en az Fortune’un editörleri kadar haklıyız. Sadece, Avrupa’nın topluca içinde bocaladığı ahlaki ve duygusal boşluğun bundan yirmi-otuz sene evvel faşist diktatörlere nasıl açık davetiye çıkardığını hatırlamamız yeterlidir. Ortadan kalkması için bir şey yapılmadığı takdirde, bu ruhsal boşluk ve güçsüzlük bireye acı çektiren bir iç sıkıntısı halini alarak kronikleşecek ve esas tehlike insan doğasının en mükemmel nitelikleri birer birer yok olmaya başladığında varlığını kanıtlayacaktır. Önceden de değindiğimiz gibi, sonuçlar çok ürkütücüdür: Birey ruhsal açıdan ya tam bir çöküntüye girecek ya da yok etmeye programlanmış otoriter bir düzene teslim olacaktır.

Fakirane

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına
Fakirane
Tagged with:

About author

Fakirane

Fakirane... Herkes için değil, meraklısına

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv