Yüzyıllık Yorgunluk – Adige Batur

Yüzyıllık Yorgunluk – Adige Batur

Dedemin aziz ruhuna…

“Dedenizi rüyasında gören var mı?”

Babam hepimizin bir arada olmasını fırsat bilerek sormuştu bunu. Bakışları bir süre çehrelerimizde dolaştı. Dedem vefat edeli bir aydan fazla olmuştu. Geniş bahçesinde bir türlü meyve ağacı yetiştiremediğimiz baba evinde toplanmış, meyve yiyorduk; orta yerde uzun bir sofra. Babam ve annem, oğulları, kızları, torunları, damatları, gelinleri… Neredeyse eksik yoktu. Dedem olsa kanepenin üzerinde oturur; uzun ve yorucu bir yolculuk saydığı odası ile salon arasındaki mesafeyi yavaş yavaş geçerken dayandığı bastonunu itina ile yan tarafa yerleştirir; önüne tepsiyle gelen meyveleri sehpasının üzerinde ağır ağır soyardı. Hiç acele etmezdi, zaten hayatta iken dünyalık bir şey için acele ettiğini görmemiştik. Portakalını büyük bir hünerle kabuğunu koparmadan ve kıvrıla kıvrıla bir yılana benzeterek soyar, tek parça çıkardığı kabuğu hünerle bize gösterirdi. Çocuktuk, portakal yılanından çok tebessümünün etrafında toplanırdık. Şimdiyse kanepesi boş, sehpası uzaktaydı ve portakallar dilim dilim soyuluyordu.

Bir bahar sonu, mayıs öğleden sonrasında güneş ikindiye doğru meylederken babam beni telefonla aramıştı. Ağlıyordu. Bir kez daha şahit olmuştum ağladığına. Hicaz güneşinin kavurucu sıcağı altında onu ölümün eşiğine getiren bir kriz geçirip vücudunun sağ tarafı kısmen felç olduğu halde inatla ve ısrarla tamamladığı hac vazifesinden döndüğünde. Belki bir daha göremeyeceğini düşündüğü evlatlarını hava alanı kalabalığı içinde tek tek öperken.

Bu sefer sesi karanlıktı, ağır bir yükü üzerime bırakarak ağlıyorken o dağılmışlıkta bir şey söyledi; koyu, karanlık, boğuk bir şey: Deden öldü.

Bu, böyle mi söylenirdi? Böyle açık, böyle yalın, böyle düz… Hem öldü de ne demekti? Dünyasını değiştirmiş, vefat etmiş, ebedi âleme gitmiş olabilirdi. “Ölmek” dedem için ne garip bir kelimeydi.

Arabada olduğumu hatta yolu yarıladığımı fark ettiğimde bütün kavşakların kırmızı ışıklarında durmuş olmayı ümit ettim. Zihnimde bir kargaşa içten içe büyüyordu… İnsanlar en sonunda ölecekti işte, hem beklemiyor muyduk bunu? Neredeyse yatağından hiç kalkamıyordu, sırtında yaralar oluşmuştu. Yarmak eyleminden türememiş miydi bu yaralar? Eylem, isime dönüşmüştü, yarıldıkça yar/a… Göğüs kafesim giderek daralıyordu. Dedem zaten yaşamıyor gibi yaşıyordu ama yine de yaşıyordu. Yaşamak, yaş demekti. Yaş dediğin, üç yüz altmış beş gün altı saat nefes almaktan ibaret değil miydi? Zihnimi toparlayamıyor olduğumun farkına varamayacak kadar dağılmıştım. Taziyelerde, sırf ortamdaki suskunluk ve o basık kasavet dağılsın diye söylenen beylik laflar sıralanıyordu kafamın içinde: Sırası gelen gidiyor işte… Hepimizin gideceği yer orası… Rahmetli kaç yaşındaydı…

Yüz on yaşındaydı, yüz on yıl, yaklaşık kırk bin gün ederdi.

Garaj kapısını açmak için arabadan indiğimde, eve geldiğimde yani, bahçe kapısının hemen üst tarafındaki pencereyle göz göze geldiğimde. Daha önce değil, tam o anda. İçime ölümün geri dönülmez, keskin, sarsıcı korkusu oturdu. Zihnim berrak ve dupduru olmuştu birden, tüm düşünceler dağıldı, yalnız pencerede biriken bir soru:

Dedem gerçekten ölmüş müydü?

İçeri girdim. Babam yan odada kuran okuyordu, peki şimdi ona ne diyecektim? Babaya başın sağ olsun denilir miydi? Bir yabancı gibi yaklaşıp kendini soyutlayarak taziyede bulunabilir miydi bir oğul? Başımız, diğer odada uzun uykusuna yatmışken “başın sağ olsun” mu diyecektim? Ne sağır, ne duygusuz bir şeydi bu. Çok üzüldüm mü demeliydim, sanki üzülmem önemli bir şeymiş gibi. Üzülme mi deseydim, emir kipinin üstüne basa basa.

Babamın babası ölmüştü. Yalın hakikat buydu.

Evin içinde sanki iç içe geçmiş gölgeler vardı. Odalara yas çökmüştü hemen. Dışarıda pırıl pırıl bir gün varken içeri neden bu kadar karanlıktı? Aydınlık olan tek odaya yöneldim. Annem; garip, tedirgin edici ve ne yapacağını bilemeyen bir suskunlukla bana eşlik etti. Sonra dede-torun mahremiyetini bozmak istemeyen bir özenle kapıda durdu. O an fark etmediğim şeyi, yani dedemin vefatının annem üzerindeki etkisini, çok sonra fark edecektik. Onca zahmetine rağmen bu yaşlı adama bakmış, sıkıntısına katlanmıştı. Hayatından kısmış, kendini kısıtlamış, ertelemiş olan annemin durumu, cenazeden sonra daha da kötüleşecekti. Son yıllarda yarı yatalak bir hastaya bakmanın ağırlığıyla yıpranmış; suskunluğu, içe kapanıklığı, aşırı kaygılı halleri artmıştı. Üzerindeki yük ağırdı ve bu “yük” kelimesi her ne kadar dedemi tanımlamıyor olsa da vefatıyla birlikte annemin en azından sorumluluk anlamında hafifleyeceğini, düşünmüştük. Ama annem daha da kötüleşti. Yıllar içinde yavaş yavaş ruhsal olarak çökmüş ve bu çöküş, bir çeyrek ömre yakın neredeyse bir çocuk gibi baktığı, farkında olmadan bir şekilde evlat gibi sahiplendiği dedemin hayatımızdan kopup gitmesi ile bir travmaya dönüşecekti.

İçeri yanız girdim. Dedem her zamanki yatağında, her zamanki şekilde; yılların yorgunluğu ile ağaran ve yüz yaşını devirince yer yer siyahlaşan sakalıyla uyuyordu. O hep böyle uyurdu. Söz dinlemeyip dışarı çıktığı karlı bir kış gününde düşüp kalça kemiğini eklem yerinden kırdığı ve eğri kaynayan kemik yüzünden kısa kalan bacağını karnına doğru çekerek. Başının altına yüksek yastıklar koyardık. Çok üşürdü, yaz-kış fark etmez kalın yorganlarda yatardı,  yorganın kenarını içe doğru katlar, boynuna kadar çekerdik.

Odada her şey olması gerektiği gibiydi. Eski bir elbise dolabı ama daha aydınlık. Koyu renk mobilyadan eski bir konsol ama daha sevimli. Doksan dokuzluk iri tesbihi ki taneleri yaşından az. Cam olmayan sürahi, cam olmayan bardak. Duvarda bir fotoğraf, Aksakallı ululardan bir ulu var çerçevede: Ömrünü verdiği dergâhın piri. “Öldüğümde beni sen yıka” dediğinde “Senden önce nice ölecekler var” cevabıyla irkildiği ve kader o kara günü gösterdiğinde, tabutuna omuz verdiği önce giden “efendi”si…

Pencereden içeri giren güneş, çehresine dolaşıyorken sanki yakaza halindeydi; uyku ile öbür âleme uyanmışlık arasında bir yerde… Sadece nefes almıyordu, hepsi hepsi bir nefesti işte ve anlıyordum ki biri nefes almıyorsa bir başkası ağlamaya başlıyordu…

Eğilip ilk kez alnından öptüm, alnı hala sıcak.

Yüzyıllık yorgunluktan arta kalan yüzlerce çizgi çehresinde dua dua çoğalıyordu. Çocukluğunun kimsesizliği, öksüzlüğü, buz tutmuş derelerin suyunda yıkanışı, yoksulluğu, her şeyden ve herkesten garip kalışı. Onca evladını tek tek, daha bebekken toprağa verişi. Süpürge tohumunu ekmek yapıp yediği günler. Sonra dağ gibi oğlunun, dört çocuk babası aslan parçası Ali’nin gözünün önünde yitip gidişi ve bunca derde kaygısızlığını perde edişi… Bu aydınlık odada hepsi, görünmeyen tütsülerin dumanı gibi birer birer gökyüzüne yükselirken içimden bir ayetin serinliği geçiyordu: Bundan sonra sana ne korku ne keder…

O günün akşamında abim ve ben kucağımızda indirmiştik toprağa, dedemizi. Çocuk gibi hafifti, bir tüy gibi yumuşak, bir dede gibi sıcak.

“Dedenizi rüyasında gören var mı?” demişti babam, o meyve sofrasında. Uzun bir seyahate çıkan birinin menziline ulaşıp ulaşmadığını, gittiği yerdeki durumunu merak eder gibi sormuştu. Acaba yeri rahat mıydı? Babam, rüyalardan başka bir yolla gelemeyecek o haberi bekliyorken, büyüsü bozulmasın diye anlatmadığım bir rüya vardı hâlbuki. Bu rüyayı başkaları da görmüştü üstelik ama kimse, o gün orada anlatmadı.

Adige Batur

Adige Batur

Yazar - Egitimci at Fakirane.org
Seksen doğumlu... Kökleri şairi bol bir memlekete dayansa da Gazi şehirde dünyaya geldi... Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir.
Edebiyat eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak geçirdi. Parlak bir öğrenci değildi.
İstanbul'a ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi... Bir kızı bir oğlu var.
Öğretmen oldu. Özel eğitim kurumlarında çalıştı, çalışıyor...
Hüsn-ü Hat talebesi...
Hikayeye merak sarmış olsa da şiir, her zaman başucunda. Yazabildiğine seviniyor, "Yazdıran" a şükrediyor...
Adige Batur

Latest posts by Adige Batur (see all)

Tagged with:

About author

Adige Batur

Seksen doğumlu... Kökleri şairi bol bir memlekete dayansa da Gazi şehirde dünyaya geldi... Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir. Edebiyat eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak geçirdi. Parlak bir öğrenci değildi. İstanbul'a ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi... Bir kızı bir oğlu var. Öğretmen oldu. Özel eğitim kurumlarında çalıştı, çalışıyor... Hüsn-ü Hat talebesi... Hikayeye merak sarmış olsa da şiir, her zaman başucunda. Yazabildiğine seviniyor, "Yazdıran" a şükrediyor...

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Arşiv